ÖZDEMİR, Ekrem: “Bazılarının kaderi sürgündür”,Anadolu Gençlik, Aralık 2002 (İsimle AteÅŸ Arasında)

Aralık 1, 2002 Söyleşiler, İsimle Ateş Arasında Add comments
SUNUÅž

Bir vehimden ibaret olsa da insan, aÅŸkın kaynağı, sebebi, bahanesi sorulur mu hiç? Her aÅŸkın kaynağı O’ndandır ve insan bilse de, bilmese de her aÅŸk O’nadır. Işığın güneÅŸten baÅŸka kaynağı yok ve ay’ın hükmü güneÅŸten öteye geçmiyor. Hikmetini kendinden menkul zanneden aÅŸkların batan ay gibi karanlığa gömülmesi bundan.
Kelimenin kalbine hikmeti indiren Allah ‘a şükürler olsun.
Su kıyısında. Mavinin hüznü ve yeÅŸilin sükûtu eÅŸliÄŸinde. Havf ve reca arasında. NakÅŸ-ı ber âb âleminde bir yazıcı. Bir kadın. İki çocuÄŸa anne. Daha sonra yazar. Bir üniversitede ders veriyor. Hayatının özeti tek kelime “Sürgün.” Ezel günü, kaderler dağıtılırken, o buna talip olmuÅŸ olmalı. YaÅŸadığı ve yaÅŸayamadığı bunun süreÄŸi. Amenna!
“Su üstüne nakış tutmaz diyen bura gelsin.” Ebrunun hikayesini konuÅŸuyoruz. “Adem kadar masum. Havva’nın bağışlanışı kadar inandırıcı.” AÅŸklar ve suretler aynasında. Ben sordum, O cevapladı. Bir üçüncü vardı bunu bilen. O, her ÅŸeyi hakkıyla bilendi.


- Önce müessir. Yazı talep. Yazar isee talip. Öte yandan kadın. Talip-matlup ilişkisinde, dünden bugüne matlup olan kadın. Hem kadın (Matlup), hem yazar (Talip). Üstelik de anne. Bu nasıl bir denklem? Hayat size nasıl bakıyor?
- Hayır, yazı talep deÄŸil. Benim zaviyemmden bakınca, yazarın talip olduÄŸu doÄŸru, ama yazıya deÄŸil, yazının “hatırlattığı” ÅŸeye talip. Yazının hatırlattığı ÅŸey ise, meselâ Tanpınar’ın “ruhun ani bir cehdle kendi gerçeÄŸi ile karşı karşıya gelmesi” olarak tarif ettiÄŸi ÅŸey. Yazarken hatırladığınız ÅŸey. Bunu özlediÄŸiniz ve en önemlisi bunu özlediÄŸinizi fark ettiÄŸiniz, yani adını koyduÄŸunuz zaman, gündelik talep matlub iliÅŸkileri çoktan aradan çıkıyor ve kalplerin cinsiyeti kalmıyor. Kaldı ki hem kadın, hem anne, hem yazar olanın, yani ki bütün evrenin özeti esma cihetiyle kendisinde çıkartılmış olanın yazıdan yana bereketi azımsanamayacak bir bereket. İyi bir denklem hasılı.


- Bir annenin ve bir yazarın coÄŸrafyası. Hangisi daha geniÅŸ? Mehmet Kaplan’ın “Bütün edebiyat fakültelerinde kitapları okutulan meÅŸhur bir yazar yerine, aile sahibi bir çoban olmayı yeÄŸlerdim” ızdırabına binaen.
- Hoca’ya hak vermemek mümkün deÄŸil. AnnneliÄŸin coÄŸrafyası elbet en geniÅŸ olan coÄŸrafya ve cennet yazarların deÄŸil, annelerin ayakları altında, hâlâ. Fakat melekler harflerini terk etmeye görsün, o zaman insanın gerçek anlamda mutlu olması için “aile sahibi bir çoban” olduÄŸunu da bilmesi ve bunun adını koyabilmesi gerekiyor. EÄŸer mutlu olduÄŸumu bilmezsem, mutlu olduÄŸumdan nasıl bahsedebilirim? Anlayacağınız hal ile kal, mesnevi ile roman, cennet İle sürgün arasında. Yine.


- Sahi. Niçin yazıyorsunuz? “Huz ma safa, daÄŸ ma keder” mi?
- “HoÅŸuna gideni al, gitmeyeni bırak!” Hayır, tabii ki deÄŸil. Yanmanın tarihini yazmak için, içinde ateÅŸ sözcüğü geçen bütün yazıları okuyacak ve aralarında seçim yapacak zamanım yok benim. Sadece ateÅŸe düşebilirim. Düşerken çıkardığım ses bir çift kanat yangını, duyarsınız, hoÅŸunuza giderse, a sesi ne kadar güzelmiÅŸ, dersiniz. Bir bu. Bir baÅŸka istiareyle: İnanılmaz bir fanilik duygusuna düşen, fanilik duygusunu yenmek için ezelî olduÄŸunu hatırlamak ister. Ve ruhu kendi ezeli gerçeÄŸiyle karşı karşıya getirecek, yani ki hatırlatacak kapıları çalmaya baÅŸlar bir bir. Bilim, felsefe, sanat, din. Ve kendi defterlerinin arasında ya da edebiyat tarihinin sahifeleri arasında fani olacak yazılar yazmaya baÅŸlar. Çünkü yazının kendisi deÄŸil, hatırlattığı, ona bekayı temin etmektedir. Gerçek yazma anları, yazının en haber verici, en peçe kaldırıcı olduÄŸu o anlardır. Size neden yazdığıma iliÅŸkin böyle birkaç istiare daha çıkarabilirim, hepsi aynı son-uca çıkar. Fakat bütün bunlara raÄŸmen hiçbir ÅŸey aynı anda tek ÅŸey olmadığından, belki öyledir de ben öyle olamadığımdan, söylemesem ölüyorum, söylesem söylediÄŸim beni öldürüyor. Bütün yazdıklarımı toplayıp Ayasofya hamamının külhanında yakmak arzusu geçiyor içimden sonra. Sonra oturup yeniden yazıyorum. Ezel günü kaderler dağıtılırken buna talip olmuÅŸ olmalıyım. Mukavele.


- Åžimdi eser. Önce Nun Masalları. İnanmak mı öncedir, anlamak mı? “Anlatsam ben aÅŸkımı yok ediyorum, anlatmasam aÅŸkım beni” diyen Genç Mezarlık Bekçisi neyi görmek istiyordu hayattan? “Heme O’st-heme ez O’st” (HerÅŸey O’dur-HerÅŸey O’ndandır) arasında bir tercih mi?
— Nun Masalları XX. Asrın “bilinci yaralı” yazıcısının kıymetleri ile giydirilmiÅŸ kahramanların hikâyeleri. Anlatmak isteyen yanıyla modern, anlat
tığını yakmak isteyen yanıyla geleneksel kahramanlardır onlar. Bu yüzden sık sık Nun Masalları’nın tarihi gibi görünen ama tarihi olmayan hikâyeler olduklarını tekrar etmek ihtiyacını hissediyorum. “Kalıcı ve saf olanı, bitimsiz olanı” görmek isteyen Genç Mezarlık Bekçisi, kapıları açamayandır. Onun gerçek “bulması” ancak Onların Son Hikâyeleri iledir, ki o zaman da hikâye çoktan Genç Mezarlık Bekçisinin hikâyesi olmaktan çıkıp Son PadiÅŸah ve Onun Åžehzadesine devredilmiÅŸtir. Yeni acılar ve yeni hikâyeler olsun diye. Bulanlar sessiz sedasız yaÅŸayıp gidiyorlar, çığlık bulamayanların payı, demiÅŸti bir öğrencim bir gün. Ve modern zamanların yazıcısı bu çığlığın arkasında. Nun Masalları bu yüzden mesnevi deÄŸil. Mesnevi olsa, kaynağından ayrı düşen suyun daha baÅŸlangıçtan belli güzergâhında çatışmasız çektiÄŸi acıları anlatacak sadece. Roman/hikâye ise meçhul güzergâhında meçhul macerasını yaÅŸayan bireyin çatışmalarını anlatmaya talip. İnanmak mı, anlamak mı, “Her ÅŸey O’ndan mı, O mu?” tercihlerinde tökezlemesi ise, Genç Mezarlık Bekçisinin bu bilinci yaralılıktan. Cenneti bir kez kaybedenin ona bakabileceÄŸi yer ancak bir dünya sürgünü olabilir. Masum ve mazlum belki, ama yine de sürgün.


- Sonra Mor Mürekkep ve Mavi Lale. Mevlâna’nın “Arayan insana arayış verir” dediÄŸi kelimeler. Kelimenin de bir perde olduÄŸunu bilen Nâzan BekiroÄŸlu, vardığı yerde aradığını bulabildi mi? Yoksa aramaya yeni mi baÅŸlıyordu?
- “Kelimelerin kifayetsiz olduÄŸunu” fark ettiÄŸim günden bu yana lisanın ve her ÅŸeyin kusursuzunun baÅŸka bir dünyada durduÄŸunu biliyorum. Ve her ÅŸey gibi, aÅŸk gibi, güzel koku gibi, kelimelerin de bu dünyaya düşen gölgesi, “Sanat gibi, kandırmıyor sadece susatıyor”. Öyleyse varılan yerde aradığını bulmak yok, sadece haber var. Kusurlu kelimelerle konuÅŸuyor ve yazıyoruz biz. Buna son yok. Hep böyle olacak. Ya susacaksınız ya kusurlu kelimelerle anlatmanın yangınını deneyeduracaksınız. Onlarla hicrete mahkûmuz. Fuzuli Mecnun’a, Nedim vasfettiÄŸi dilberden özge dilbere. Yazıcı Mansur’a, göçüp duracağız. Mevlâna’nın susmanın güzellemesini yapan mısralarına fazla aldanmamak lâzım. Susmanın o kadar güzellemesini yapmasına raÄŸmen ondan da geriye bir koca Mesnevi kalmıyor mu? Mevlâna gümüş deÄŸilse, susmanın hiç olmazsa bazı durumlardaki altınlığı tartışılmalı. Kutsanan susmak, söyleyen susmak deÄŸil mi, susan susmayı kim ne yapsın? Öyleyse hâle uyan sözdür makbul olan, Mevlâna’yı kıymetdar kılan. “Gül gibi hem susan hem söyleyen”.


- Ve Yusuf ile Züleyha. Bir peygamberin aÅŸkını yazmak. Kelâmın kaldırabildiÄŸi kadar. Sormak istiyorum: Bütün isteklerinden vazgeçmek, hangisinin tercihiydi? Yusuf’un mu Züleyha’nın mı?
- Harama dokunan bütün isteklerinden vazgeçmek, makul mesaj içinde iÅŸaret edilen noktaysa eÄŸer, Yusuf zaten bu donanımla yaratılmıştır. Peygamberdir ve masun ve ma’sumdur. KorunmuÅŸtur. Tercih hakkı yok. Diyor ya ayet, “EÄŸer Rabbinin iÅŸaretini görmeseydi”. Oysa Züleyha peygamber deÄŸil, melek de deÄŸil, günaha açık bir yanı var, bütün zaaflarıyla insan, dahası kadın. O zaman harama dokunan bütün isteklerinden vazgeçmeyi öneren yolda yürümeyi baÅŸarmak Züleyha’nın payına düşüyor. Tekâmül. Ve böylece biz (mesnevi dünyasında görüntü veren bir Züleyha figüründe) “arınan kadın” tipi ile karşılaşıyoruz. Mesnevi’de aklanan Züleyha Kur’anîdir. Çünkü kötülük mutlak deÄŸildir ve kendisini tezkiye eden her ruhun Rabbisine geri dönebileceÄŸi Kur’an’daki temel müjdelerden birisidir. Ve dahi bir yazar için statik Yusuf tipine raÄŸmen bir deÄŸiÅŸimi yüklenen Züleyha tipinin daha fazla yazma bereketi ve kışkırtıcılığı taşıması da bundandır. Bir baÅŸka deyiÅŸle mesnevi ÅŸairinin hareket noktası Yusuf’tur, ama modern bir metin yazan yazıcının ilgisi Züleyha tipi üzerinde yoÄŸunlaşır. Biraz önceki cevapta deÄŸindiÄŸim suyun kaynağına dönme macerası yüzünden. Yûsuf malûm macerasını yaÅŸarken, kendi macerasını çizmek Züleyha’nın yazgısının bir parçasıdır.


- “Allah bir kulunun, baÅŸka bir kulunu kendisini sevdiÄŸi gibi sevmesine müsaade etmiyor.” Sizin kahramanlarınız bunu ne zaman öğrenecek? BaÅŸka bir ifadeyle, Nazan BekiroÄŸlu’nun kahramanları, aÅŸkı daima “Cem” makamında yaşıyorlar. Nedendir, bir türlü “Fark” makamına geçemiyorlar. Geçseler bile aÅŸkları çoktan bitmiÅŸ oluyor. Bunun nedeni, sizin dünyanız mı, yoksa sizin seyrettiÄŸiniz dünya mı?
- Görüp de kılamayan, bilip de eyleyemeyen. Yolu yürüyen, kapının önüne gelen, ama bir türlü eÅŸiÄŸi geçip de içeriye giremeyen. (Tek istisnası Yusuf ile Züleyha. Ki o da bir kıssa nasibinden nasiplendiÄŸi için böyle). Ne zaman öğrenirler bilmem, ama Numan “Rabbim” dememiÅŸ miydi?” Onu senden daha çok sevmemiÅŸtim ki, neye rakip sıfatınla girdin araya?”. Hayat, bilginin de üstünde seyredecek kadar abes. Bunun nedeni yazıcının hem dünyası, hem seyrettiÄŸi dünya elbette. Hiç kimse masum deÄŸil.


- Ve “İsimle AteÅŸ Arasında” tarih. Osmanlı’nın en çetrefilli meselesi Yeniçeri. Ve onun hikâyesini yazmak. Buhur tütsüleri ve filbahri kokusuyla, “Geç geldin, erken gittin” bir sevgili, beklenen ölümleri geciktirmeye çalışan veya istemese de kabul eden padiÅŸahlar. Bugüne deÄŸin, “günah keçisi” olarak bilinen Yeniçeri’ye tarihçiler haksızlık mı yapıyor? Gücü elinde tutana hizmet eden tarihin, kadın kalbinin merhamet ırmağında yıkanması, onu insaflı olmaya bir davet midir?
- Öyledir. Ben, “İstanbul’u fetheden Yeniçeri”nin hadisle övülmüş bir ordunun neferi olduÄŸuna inanarak yazdım, ama Genç Osman’ı Yedikule yollarında yürütenlerin de yine Yeniçeriler olduÄŸuna inanarak yazdım. Zaten onların hikâyelerinin içerdiÄŸi müthiÅŸ trajedi, öyle baÅŸlayıp böyle bitmenin ÅŸaÅŸkınlığı, baÅŸlarken muhteÅŸem, biterken erzel, savunusuna memur olduÄŸu el tarafından vurulan Yeniçeri, ve savunusuna memur olduÄŸu başı götüren yeniçeri. Bu müthiÅŸ ve yazar olarak bu trajediye kayıtsız kalmak mümkün deÄŸil. Tarihe gelince. Tarih bilimi vahiy gibi mutlak deÄŸil. Farklı noktalardan bakıldığında, dünya haritası farklı çiziliyor. Öyleyse “bir de böyle bakalım, bir de bu taraftan”, bu. Merakı aykırı, bakışı aykırı, yazısı aykırı bir kadın eli. Kim haklı diye sorarsanız, kesin cevabı yok, bilmediÄŸimden deÄŸil, olamaz da ondan. Herkes haklı deÄŸilse de, mazur. Yeniçeri bozulmakta, II.Mahmud onları ateÅŸe atmakta mazur. Åžehzade iyi padiÅŸah olamamakta, padiÅŸah sefere çıkmamakta. Yeniçerilerin tarihini tarihçiler yazsın elbet. Fakat birey kalbinin tarihçesinin resmi tarihin hükümleriyle ne kadar az uyuÅŸtuÄŸunu fark ettiÄŸimden beri bunu anlatmayı deniyorum.


- “Kayra” Galiba eksik olan bu. Nazan BekiroÄŸlu’nun kahramanları, var olmak kayrasından mahrum. “Ya aklım ya aÅŸkım beni terk etsin” istiyorlar. Öyle, bir susuzluk ki bu! Küple, testiyle gitmeyen bir sarhoÅŸluk. Ama sevgilinin güzelliÄŸi de yetmiyor bu aşıklara. Mesela Mansur. Daha fazlasını istiyor. Derdi ne bu aşığın? Dağın parçalandığını görüp, bayılmak mı?
- Derdi ne bu âşığın? Ne acı soru! Numan’ın, siz Mansur diyorsunuz ama, ben onu kendi adıyla anıyorum, Numan’ın derdi elbette dağın parçalandığını görmek ve bayılmak. AÅŸkın varmak istediÄŸi nihai nokta, aklın iflâsına memnuniyetle tanık olmak deÄŸil midir? Lakin niyeti halis olana, aklın terazisi hediye edilir, Nihade tarafından. Ev, diyor ev yok, defter diyor, defter yok, koku diyor, koku yok. Karanlık, muamma! Ama muhabbetin bir anlamı da safiyet. Nihade’den geriye eÄŸer hastalık deÄŸilse, koca bir yalan kalıyor. Oysa aÅŸkın külli lisanında Yeri olmayan tek ÅŸeydir yalan. Çünkü yalan bir anda her ÅŸeyi geçersiz kılıyor, en fazla da doÄŸruları. Ne yapsındı Numan? Bilirsiniz, eÄŸer beslenmezse, imanın ateÅŸi bile söner. Kimse aÅŸkın sorumluluÄŸu yok demesin. Ve aÅŸkın sorumluluÄŸu en fazla da aklın devreye girmesini önlemek. Seven kayıtsız ÅŸartsız teslimiyetle mükellef ise, sevilen de bu teslimiyetin aklın terazisine düşmesini önlemekle sorumlu.
Aslında Numan, Nihade, akıl bahane. Aslolan ÅŸu ki, kusursuzu bir baÅŸka dünyada duran aÅŸk, onu yaratan tarafından mükemmelliÄŸi azaltılarak yaratılmış bir duygu. Sahipleri faniliÄŸi duysun da, O’nu bırakıp aÅŸka tapmasın diye. Bunun tek kurtuluÅŸu vekâleten sevmekten geçiyor, mânâyı harfi cihetiyle sevmekten.

- Eserlerinizde sadece kahramanlar yok. Zaman zaman bir görünüp, bir kaybolan Nazan BekiroÄŸlu da var. Bu görünmek isteÄŸi ne diyorum. Samimiyet mi? Yazıyı kaderine terk etmemek mi? Yoksa aÅŸklarınızın sizi bırakıp gitmesinden mi korkuyorsunuz? Cahit ZarifoÄŸlu’nun, “Åžiirlerimi elimden alınmış gibi özlüyorum” dediÄŸini biliyoruz mesela.
- Samimiyettir herhal. Söylemiştim, Yedikule zindanlarında o da kaybediyorsa, dağılan görüntüsünü girişteki aynaya bırakıp da çıkışta toplayamıyorsa, neden yazdığının dışında kalsın ki? Yazdığı onun dışında değil ki, o da yazdığının dışında kalsın. Nakkaşla bir kumsalın rüzgârında karşılaşan da o değil miydi?


- Her Eylül başı. Bir haber dolaşır içimizde. Nazan BekiroÄŸlu, bu yıl İstanbul’a geçecek. Akan su yatağını bulacak. Üsküdar randevusu, nihayet
mümkündür. Ne ki, gözümüz Trabzon ‘da, kulağımız gelenlerde. Orada mı? “Evet orada.” Bu kaçıncı Eylül, Üsküdar randevusunu erteleyen?
- Bazılarının kaderi sürgündür. Üstelik sürgünlük de halka halka açılır. Önce bu dünyada bir sürgünsünüz, sonra bir nabız atışı gül kokan toprakların dışında, sonra İstanbul dışında. İstanbulsuzluÄŸa tahammül söz konusu olunca, aradığım ÅŸehirlerin, bulduÄŸum ÅŸehirler karşısında artık yorulduÄŸunu ve ben artık İstanbullarla da avunamadığımı fark ettiÄŸimi ve dayanabileceÄŸimi zannetmiÅŸtim. Ama bu eylülün ikinci yarısında İstanbul’daydım. İzlediÄŸim güzergâh beni II. Mahmud türbesinden, Yeniçerilerin meÅŸhur Orta Camii yerinde yapılmış Ahmediye Camiine getirip de bırakınca. Ve sıcak bir eylül öğleden sonrasında iki vakit arası bomboÅŸ olan camide bir kadın Yeniçeriler için, II. Mahmud için ve kendisi için aÄŸlayınca. Bu kez Trabzon’a hiç olmadığı kadar zor döndü. Üsküdar randevusu çok kolay gerçekleÅŸeceÄŸe benzemiyor. Randevu gerçekleÅŸmiyorsa, randevuya ya biri geç kalmış ya da o biri erken gelmiÅŸ demektir. Korkarım ben geç kalan tarafım.


- Son niyetine. Sular ne zaman durulacak?
- Durulacak gibi görünüyor mu sizce?


“AÅŸklar ve suretler” adına teÅŸekkür ederim.




Leave a Reply

Wordpress Themes by Natty WP. Web Hosting
Images by our golf tips desEXign.