Martı - sayı 9 - Mayis 1998 - M.Çağrı Eken, Fatih Başlan (Nun Masalları)

Mayıs 1, 1998 Nun Masalları, Söyleşiler Add comments

Nazan BekiroÄŸlu: “Ne çok sıkıntı çektik ömrümüz ilerledikçe,üstelik ölümlüydük.”

Martı (Mayıs’98, sf.12-14)

Haz.:M. Çağrı Eken - Fatih Başlan

ÖZGEÇMİŞ

03.05.1957, Trabzon.

İlk ve orta öğretim aynı kent.

Erzurum,

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

1981, Dört yıl için lise öğretmeni.

1985, Fatih Eğitim Fakültesi, Öğretim Görevlisi.

Halide Edip’le doktor.

Nigâr Hanım’la doçent.

Evli.

İki çocuğa anne.

1*”Önce söz vardı” bahsinden girerek…

“Åžimdiye kadar hiç kimsenin söylemediÄŸi ÅŸeyleri, hiç kimsenin söylemediÄŸi biçimde söylemek, yazmak”… Mümkün mü?

-Bu cümle Nun Masalları’nın ilk cümlesi. Hat ve Rasat’ın hattatına ait, yani fiktif dünyadan bir alıntı yapıyorsunuz. Bu yüzden öznesi hattat olarak yapılacak yorum, öznesi Nazan olarak yapılacak yorumundan farklı olacak. Önce hattat:

“Åžimdiye kadar hiç kimsenin söylemediÄŸi ÅŸeyleri, hiç kimsenin söylemediÄŸi biçimde söylemek yazmak” isteÄŸi ve ihtiyacı, bu ihtiyaç ile baÅŸlayan oluÅŸlar manzumesinde hattatın temel trajedisini oluÅŸturur. Çünkü o, kendisini ‘ben’ diyerek farklı biçimde ifade etme alışkanlığı olmayan, üstelik bunun pek de makbul görülmediÄŸi bir geleneÄŸin içindedir. Bu anlamda aykırı bir söylemi yüklenmek hattatı büyük bir çatışmaya, her ayrıntıda ifade gücü taşıyan bir trajediye baÄŸlar ve götürür. ‘Ben’ deyiÅŸi, ön planda bir roman ya da hikâye yazma arzusu biçiminde tezahür eder. Oysa hattatın mensup olduÄŸu bütünün içinde, bireyselliÄŸin vurgulandığı, teÅŸhir ve teÅŸrih edildiÄŸi, bizim Tanzimat’tan sonra tanıyacağımız anlamda roman ve öykü yoktur. Ama hattat öykü yazmak istiyor, kendisini farklı biçimde ifade etmek. Çünkü farklı biçimde hissediyor.

Bir öykü kahramanı olarak onun bu isteÄŸi, doÄŸrudan reel dünyaya ait bir unsur olan yazarının nerede durduÄŸunu da belirliyor. Bugünden bakan ve yaÅŸayan bir hikâyeci olarak beni ilgilendiren hemen tüm problemler ona/onlara yüklenmiÅŸ vaziyette. Bu yüzden iÅŸte, hattatın “ÅŸimdiye kadar hiç kimsenin söylemediÄŸi ÅŸeyleri hiç kimsenin söylemediÄŸi biçimde söylemek, yazmak” istemesi. Onu bu isteÄŸiyle yadırgamıyorum. Çünkü hattat geleneÄŸin içinde bir birey olarak yeniden kurulmakta, bir baÅŸka deyiÅŸle ona modern insanın problemleri yüklenmekte, tabii müellifinin gücü yettiÄŸince. Oysa “geçmiÅŸi, geçmiÅŸle ve geçmiÅŸte” yaÅŸayan yazar, kahramanını da geçmiÅŸin vitrini ve felsefesi içinde teÅŸhir etmek zorundadır.

Müellife gelince. O, “Åžimdiye kadar hiç kimsenin söylemediÄŸi ÅŸeyleri” söylemenin mümkün olacağına çok da katılmıyor. “Gökkubbe altında söylenmemiÅŸ söz” olmadığına samimiyetle inanıyor. Ancak, söyleme biçiminin yenilenebileceÄŸine kani.

Bir zamanlar çocukça bir sezginin saÄŸlamlığıyla ve nasılsa söyleniverilmiÅŸ bir cümleyi uzun bir inkârdan sonra, yeniden aynı noktadayım: Yazıla yazıla ÅŸiirlerin ve ÅŸarkıların tükeneceÄŸinden ciddi ciddi korkuyorum. Öyleyse bu dünyada henüz “kendine özel formu içinde” söylenmemiÅŸ söz varsa da, bir yerlerde söylenmiÅŸ ve bekliyor, diyelim ve bu bahsi kapatalım. Elbette “önce söz vardı”. Hattatın söylemek istediÄŸi de onlardan biriydi. Ama onun za’fı zamanından önce söylemeye kalkışması. Bu yüzden onu kimse anlamadı. Biri hariç. O da yetmedi. Aslında yetti ama, acımasız öykücü iÅŸte. Buna izin vermedi. Aslında onun da baÅŸka ÅŸansı yoktu. Çünkü o da bugünden bakıyordu.

2*Kendinizi ne kadar anlatabiliyorsunuz öykülerinizde? Bu anlattığınız ‘ben’ininizin ne kadarı, kurguladığınız ne kadarı olmasını istediÄŸiniz ‘ben’?

Bu soruya büyük dert bir cümleyle karşılık vermek gerekir; “ben neyim”, ki bunun da altından kolay kalkamayız. Ama en azından bana göre ben, görünürdeki miyim, görünmezdeki mi? Çok sevdiÄŸim bir göndermeyle, “aslolanın gözlerim kapalıyken yaÅŸadıklarım” olduÄŸuna inanıyorum. Bu mini mukaddimeden sonra; gündelik bir yaÅŸantının ben’ini bulamazsınız yazdıklarımda, doÄŸal olarak. Gözlerim kapalıyken yaÅŸadıklarım, onlar ise bir arayış serüveninin bakıyesi olarak var. Müsveddesi kalbimdi, Nun Masalları sizin, desem yeter mi?

3*Ararken yazmak bir tezat değil mi? Yazı sabitlemek değil midir? Peşinizden geleceklere bir işaret bırakmak mıdır yoksa?

Yollara dökülmüş kendisini arayan, huzursuz, telâş ve panik içre, varlığından şüphede birisi için yazı en bereketli yollardan biridir. Tümüyle sanat, felsefe, bilim ve din gibi. Kiminin vasıtası sezgiseldir, kiminin müsbet filân. Sizin “sabitlemek” dediÄŸiniz benim “mutlak olan” dediÄŸim nokta anlaşılan. Her yazı bir çatışmanın ürünüdür. Mutlak olanın bulunduÄŸu noktada zaten çatışma da biter yani yazı da. Bu yüzdendir ölmek için yazmaya kalkışması Kafka’nın. Bu yüzden her gerçek yazar her gerçek yazının arkasından ölür. Ama yeniden doÄŸar. Yeniden ölmek için. Ezcümle Orfeus’un sazı durmadan çalar, bu dünyada.

Sonrakilere iÅŸaret bırakmak meselesine gelince. Var olduÄŸumdan en fazla şüphe ettiÄŸim anlarda kaleme sarılırken, benden öncekilerden iÅŸaret almaktı asıl endiÅŸem. Bu doÄŸal olarak sonrakileri de içeriyor. Çünkü ben öncekilere göre sonrakiyim. Sonrakilere göre öncekiyim. Ben, öncekiler ve sonrakiler bir varlık problematiÄŸinin üç ayağını oluÅŸturuyorsak, ki öyle; benden evvelkilerden iÅŸaret alınca, sonrakilere kendiliÄŸinden iÅŸaret kalıyor. Yani benim benden sonrakilerle iliÅŸkimi, benim benden öncekilerle iliÅŸkim belirliyor. Ve benim sonrakilere bıraktığım iÅŸaret, salt “sonrakilere iÅŸaret bırakmak” ifadesinin içerdiÄŸi anlamdan farklı bir anlam içeriyor.

4*”Osmanlı’nın tarihi gerçekleri beni birinci dereceden ilgilendirmiyor”sa geçmiÅŸi kaybetmekten yakınmak ne ola ki? Bu oryantalist bir bakış açısı deÄŸil mi?

Hayır tabii ki. Baktığınız noktayı iyi tesbit ederseniz, hayır. Bir bilim olarak tarihten mi, bir sanat olarak edebiyat/hikâyeden mi bakıyorsunuz. Dahası gayeniz olan ÅŸey tarih mi, hikâye ve hikâyeye yuvalanmış bir felsefe mi? Varlık sorunsalı noktasından bakın bakalım. Kendi varlığı hususunda fevkalâde panik içinde bulunan yazara, kendi varlığının onay alanı olarak geçmiÅŸtekilerin varlığını onaylayabilmesi kalıyorsa. Yani “ben var mıyım” sorusunun cevabı gelip gelip, “onlar var mıydılar, onlar var idiyseler sen de varsın”; ve ardından da “biz aynı insan mıyız” dönemeçlerine dayanıyorsa. Ve dünküler, bugünküler ve yarınkileri topyekûn kuÅŸatan büyük göz hesaba daima katılıyorsa. O zaman yollara dökülür ve kendinizi bulmak için tarihe koÅŸarsınız/kaçarsınız. Ama bu tarih o resmî tarih deÄŸildir. Bütün kapılar kapanır bunun dışında yüzünüze. En fazla da resmî tarih kapanır. Kendinizi bulmak için onları ararsınız. Peki nasıl ararsınız onları? Sizin Malazgirt ya da Çaldıran kazanma ÅŸansınız yoktur artık. Yani siz onlara gidemezsiniz. O zaman onları size çekersiniz, bakalım geliyorlar mı?. Gelirlerse, hem sizde hem onlarda olanda buluÅŸursunuz. Sadece onlarda olanda deÄŸil, hem sizde hem onlarda olanda. Sizin gibi mi âşık oluyor, sizin gibi mi acıyor parmağı kesilince? Aynı mı babanız ölünce içinizdeki ÅŸey? Ülkenizden ayrılmak zorunda kalırken aynı mı üzüntünüz? Yani beÅŸeri anlamda aynı mısınız? Benim hareket ve varış noktam bunun cevabının “evet” olduÄŸudur, yüzlerce defa evet. Ha, öyle oldu diyelim. Ne olacak? BeÅŸeri olan yakalanacak. Bu defa benim ve diyelim Fatih’in ya da o bîçâre Sultan Vahideddin’in öznel tarihlerimiz, öznel tarihlerimiz olmaktan sıyrılarak tüm insanların tarihi olacak. Ve özelden çıkıp genele dönüşecek. (Bu yüzden Nun Masalları’nda -bir bölüm dışında- padiÅŸah ismi yok, dekor ihmal edilmiÅŸ, kahramanlar o kadar farklı statülere sahip ama hep bir arada, 17 yy. insanları ama 17. yy. insanları gibi davranmıyorlar, düşünmüyorlar. Bugünün, dünün ve yarının insanı gibi düşünüyorlar). Hattat ve padiÅŸah. Farklı deÄŸil yanları beni ilgilendiriyor. PadiÅŸahı farklı kılan tarihin konusuna giriyor, Osmanlı’nın zaferleri ya da hezimetleri yani. Farksız kılan ise benim konuma giriyor. O zaman bir yazar olarak bana kalan ÅŸey paniklerimin, aceleciliÄŸimin, telâşlarımın, yollara dökülmüşlüğümün, nihayet ölümümün arkasından: Ben varım. Çünkü onlar da vardılar. Ve biz aynı insanız. Bütün diÄŸer insanlarla ve geleceklerle birlikte. Ve hepimizi gören büyük bir göz var.

DiÄŸer meseleye gelince; Osmanlı’nın tarihî gerçeklerinin beni birinci dereceden ilgilendireceÄŸi alan, o tamam; ilm-i tevarih. Orada fevkalâde ilgiliyim o gerçeklerle. Ama benim hikâyem buna müsait deÄŸil. Aslında “hikâye” buna müsait deÄŸil. Shakespeare oyunlarının çoÄŸu yazıldığı çaÄŸa göre tarihî. Ama o zaman da, bu zaman da Shakespeare oyunlarını tarih öğrenmek için deÄŸil, insan ruhunun labirentlerini görmek için seyrediyoruz. Bu bakımdan bence “tarihî gibi görünen ama tarihî olmayan hikâye” kavramının iyice yerleÅŸmesi gerekiyor. Tarih ile tarihî hikâyenin kesiÅŸme/kesiÅŸmeme problemlerine gelince, o edebiyat teorisinin de tarih teorisinin de kolay halledemediÄŸi apayrı fakat çok çekici bir konu. İsterseniz burada keselim.

5*Bayandan sanatçı olur mu? Özellikle de el becerisi gerektirmiyorsa bu sanat?

Sorunuzun altındaki kinayeyi farketmek istiyorum, çok yönlü ve riskli. Benim için deÄŸil, sizin için. Bir kere “bayan sanatçı” ifadesi, sanatsal ve akademik düzlemde bu ayrıma ÅŸiddetle karşıyım. Çünkü bu ayrım ya hoÅŸgörü getirir beraberinde, ya horgörü. Bir insan ya sanatçıdır, ya deÄŸildir. Erkek sanatçının üçüncüsünü kadın sanatçının birincisine muadil tutmak çok gereksiz ve kadınların buna ihtiyacı yok, erkeklerin de yok. Fakat nedir, gereksiz bir hoÅŸgörü veya gereksiz bir horgörü. Faydadan çok zararı var. Gündelik şöhretler, ÅŸiirinden çok yaÅŸantısıyla ya da çevresiyle edip kadınlar. Veya tam tersi. Kadın diye küçümsenmeler, hesaba alınmamalar filan. Bunların gereÄŸi yok. Bırakın suları, aktıkları gibi aksın.

Ama sular her zaman yatağında akabilir mi? Yani kriter sosyolojik düzleme kaydırıldığında kadın-erkek ayrımı ister istemez girer iÅŸin içine, doÄŸru. Ancak o zaman da yapılması gereken ÅŸey, “bayandan sanatçı olur mu olmaz mı” diye sormaktan ziyade; bayanların sanatçılıklarını toplumsal süreç içinde bir geleneÄŸe dönüştürerek yaÅŸayıp yaÅŸayamadıklarının sorgulanmasını gerektirir. Bu anlamda fikirlerimi çeÅŸitli vesilelerle az çok söyledim. Anlaşıldım ya da anlaşılamadım. Ama tekrar etmekte fayda var. Bayandan sanatçı olur, ÅŸair de olur, herÅŸey de olur. Toplumsal ve sanatsal çark, ona ihtiyacı olan birikimi saÄŸlayabileceÄŸi kadar döndüğü müddetçe. Bir de galiba “kendisine ait bir odası ve bir miktar aylık geliri oldukça”.

6*”Sanatçı” üstbaÅŸlığı altında Hülya AvÅŸar’la birlikte olmak nasıl bir duygu sizce?

Bugün ÅŸakacılığınız üzerinizde. Sanırım bu soruyla da benden “sanatçı”nın tanımını istiyorsunuz. Bir kere tıpkı “entelektüel ve entel” ayrılmasında olduÄŸu gibi, eÅŸanlamlı oldukları halde “sanatçı ve sanatkâr” sözcükleri arasında bir anlam farklılaÅŸması son zamanlarda iyice kendini hissettiriyor. Bu, yani sanatkâra ve sanatçıya ayrı anlamlar yükleme bence toplumsal bir tepkidir. Toplumsal bilincin sanatkâra verdiÄŸi deÄŸeri ironik bir biçimde dayatmasıdır. Sanatkâra gelince. Malûm tanımları tekrarlamak niyetinde deÄŸilim, lâkin bence olmazsa olmazı, üretirken bir vade için tükenmesidir sanatkârın. Bestekâr üretirken ruhundan bir ÅŸey eksilir, onu yerine koyarak tekrar beste yapabilmesi için beklemesi gerekir. Ama ÅŸarkıcının hayır. “Åžarkı söyleyebilen”den bu kesiti aldıktan sonra, yelpazenin yelpaze dışı kalan kanatlarına bakma gereÄŸini dahi hissetmiyoruz elbette. Hani padiÅŸahın hasta kızını aynasıyla gören, halısıyla bulan, elmasıyla iyileÅŸtiren üç ÅŸehzade var ya. Kız hangisinin olacak? Üçüncünün temsil ettiÄŸi tükeniÅŸ, iÅŸte o sanatkârı yapan. Çünkü diÄŸerlerinin meta’ı yerli yerinde ama elma tükendi. Tükendi ama birisini var etti.

Bir de tabii fark etme meselesi var. Nedir? Sanatçı farkeden ve farkettiğini farkettirebilendir. Gerçekleştirme gücünü taşımasa da işaret gücü var. Çünkü ezel meclisinde kendisine hisse olanla karşılaşmaya yeteneği var.

7*’80 sonrası edebiyatında ÅŸiir, hikâye ürünlerinin ve genel olarak sanat’ın niceliksel olarak arttığını, niteliksel olarak da sabit kaldığını söyleyebilir miyiz? Yani matematiksel olarak ifade edersek var olanı önceleri 10 kiÅŸi bölüşürken, aynı birikimi 100 kiÅŸi bölüşmeye mi baÅŸlamıştır?

“On kiÅŸiye yetecek olanın yüz kiÅŸi tarafından paylaşılması” tipik popüler alanlarda dikkat çeker. Åžiir ve hikâyede acaba meselâ müzikte seyrettiÄŸimiz (dinlediÄŸimiz deÄŸil) anlamda bir popülarite yaÅŸanıyor mu? Bu tür bir artma varsa da aynı boyutlarda olduÄŸunu sanmıyorum. Edebiyat buna çok müsait deÄŸil, iyi ki deÄŸil. Åžiir ve hikâye, hele ÅŸiir, hâlâ masum. Åžair-müteÅŸair meselesi ise bundan farklı bir ÅŸey tabii. Fakat yine de niceliksel bir artma dikkatinizi çekiyorsa, zamanın ne getirip götüreceÄŸini görmek için edebiyat tenkidinin edebiyat tarihine dönüşmesini, kıymetlerin yerine oturmasını beklemek gerek. Bir de her dönemde on kiÅŸiye yetecek olanı daha çok kiÅŸi bölüşmüştür. Ama aradan elli yıl geçince yine geriye on kiÅŸinin adı kalır. Siz sadece Fikret ve Cenab’ı görüyorsunuz. Açın bakalım Servet-i Fünun mecmuasını. Yüz ÅŸairin adı var. Zaman acımasızca ayıklar. Ve iyi ki ayıklar.

8*[Biraz özel kaçabilir] Edebiyatçının -sanatçı anlamında, akademisyen değil- evlenmesi, edebiyatçılığının da kayıtlı olması anlamına gelir mi? Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Yo, pek özelliÄŸi kalmadı. Bu, “akademisyenlikle hikâyeciliÄŸi nasıl baÄŸdaÅŸtırabildiÄŸim”den sonra en çok karşılaÅŸtığım soru, tümden cevaplayayım. Önce sorunuzdaki iki tire arası cümleye baÄŸlı olarak; eÄŸer akademisyenlik para ya da statü kazanma vasıtası olarak deÄŸil de bir kendini gerçekleÅŸtirme alanı olarak görülüyorsa, o da evlilikle baÄŸlantılı risk alanları arasındadır. Dikkat edin, büyük akademisyenler büyük sanatçılara benzer. “Mukayyed” olma meselesine gelince. Zihinler ve ruhlar ipotek edilecekse haklısınız, evlilik risktir, dahası felâkettir. Biraz önce “sanatçılığın yaÅŸanması” derken kastettiklerim arasında bu da vardı. Ama evlilikte benler belirli bir sorumluluk alanı haricinde özgür kalabiliyorsa, mavi seven bir adamın karısı kırmızıyı sevmekte devam edebiliyorsa, birey yok olmuyorsa, risk alanı daralır. Gerisi gündelik ayrıntıların düzenlenmesine baÄŸlı olarak yoluna girer. Kendimi kendim olarak hissediyorum desem yeter mi?

9*Tanpınar “Åžiir bir susma iÅŸidir. Åžiirlerimde sustuÄŸum ÅŸeyleri roman ve hikâyelerimde anlatırım” diyor. Sizse Nun Masalları’nda Tanpınar’ın sanat anlayışından farklı olarak hikâyeyi bir susma iÅŸi haline getirdiniz. Buna niçin gerek duydunuz?

Tanpınar’ın cümlesine fazla aldanmamak lâzım. Roman ve hikâyelerinden de anlam çıkarmak için onun, iÄŸne ile kuyu kazmak zorunda kalırız çoÄŸu zaman. Bana gelince. Eksilte eksilte yazdığım doÄŸru. İlk nüsha 15 s. ise baskıya giden daima 10 s.dir. Tabii susmanın ölçüsü sahife sayısındaki azalma deÄŸil elbet. Ama eÄŸer gerçekten susuyorsam, bunun bir deÄŸil birkaç nedeni var. Biri ses rengi ile ilgili, doÄŸrudan fonetik bir endiÅŸe. Büyük lâflar etmeye cesaretim olsaydı, cümle ÅŸerefimdir, gibi birÅŸeyler söylerdim. RetoriÄŸe prim vermekle karıştırılmasın ama ses güzelliÄŸinden, iniÅŸ çıkışlarından dolayı meselâ soba nasıl kurulur, bunu anlatan bir cümle bile beni heyecanlandırabilir. Woolf diyor ya, bir ÅŸey yüksek sesle okunmayacaksa edebiyata neden girsin ki? DoÄŸru, edebî metnin zihinsel anlamda dahi olsa “okunması” gerektiÄŸine inanıyorum, bu bir.

İkinci neden muhteva ile ilgili. Yine geliyoruz gerçeği nerede aradığımıza. Hani içimdeki bende arıyordum ya kendimi. Bu işte. Bu anlamda sözü edilen susmak, susmaktan çok bir lügat farklılığına dönüşüyor. Her insanın lügati farklı. Daha doğrusu aynı lügatle farklı dili konuşuyoruz. Yani o kadar ortada olan bir şey bile, meselâ benim ağacım ile sizin ağacınız uyuyor mu birbirine? Gözümüzün önündeki oluşlarda bile bu kadar az anlaşabilirken, herkesin kendine mahsus görünmezindeki oluşlara dair sözcükler elbette suskun kalacaktır, ne kadar söylemeye çalışsa da. Hani o bir avuç okuyucunuz vardır ya ilgisi bütün ilgilere bedel, hiçbir şeye değişmezsiniz onları, hakikaten değişmezsiniz. İşte onlar lügatinizin en çok uyuştuklarıdır ve size bahşettikleri hiss-i fevkalâde, sizinle aynı dili konuşuyor olduklarıdır. Doğru veya yanlış.

10*Nazan BekiroÄŸlu bir dergide Nazan BekiroÄŸlu’nu yakalasa ve ona soru sorma fırsatını ele geçirseydi ne sorardı ve nasıl cevaplardı?

-Ona “Bütün bu hikâyeler de ne oluyor?” diye sorardım. Sonra da “Ne çok sıkıntı çektik ömrümüz ilerledikçe, üstelik ölümlüydük” diye yine o hikâyelerden ödünç alınan bir cümleyle cevap verir, sonra susardım.




Leave a Reply

Wordpress Themes by Natty WP. Web Hosting
Images by our golf tips desEXign.