Altın kaplamalı kraliyet arabası kapıda beklerken güzel gelinin hazırlığı da tamamlandı. Su damlası küpeler. Parıltısı en derin vurgunlardan örülü inci gerdanlık.
Abanoz renkli saçlarına beyaz çiçeklerden bir çelenk fazlasıyla yetecekken başı elmas bir taçla ağırlaştırıldı. Bütün kraliçelerle ortak olan o giysiyi giyip de göğsüne sırma kraliyet nişanı çaprazlama takıldığında sateninin kırıştığına kimse içerlemedi. Yüzü bir inci tanesi gibi parıldarken beyaz duvak tacına iliştirildi. O anda yarınını düşünemeyecek denli bugünden ibaretti.
Avizeleri iyice sarkmış aynalı salonlardan geçirildi. Elmas tozları son bir güzellik niÅŸanesi gibi kumral ben’inin üzerine yapıştırılırken son kez baktı kendisine. Aynalar derinliklerine düşen görüntüye tahammül edebilse de billûr kenar suyu dayanamadı, üzerinden ince bir kırık geçiverdi.
Arkasından yürüyecek beş nedimesinden de aynı özen esirgenmedi. Hepsinin sırtına benzer bir saten parıltısı cömertçe armağan edildi. Beş kalpte de bir gün böyle bir gelin olmak hevesi. Lâkin talih bugün yalnızca bu güzel geline gülüvermişti. Genç krala verebileceği bir geçmişi de vardı, geleceği de. Öyle seçilmişti benzerlerinin arasından. Tek bir üfürüm lekesi taşımayan sırçalar kadar tertemizdi ve dünyanın bütün mücevherleri bu duru tebessümü bir araya getiremezdi.
O, basamakları inip de kral, kolunu kendisine uzattığında uçaklar şehrin üzerinden geçmeye başladı. Kristal camlı arabanın arka koltuğuna yaslandıklarında mızıka en görkemli marşlara geçti. Muhafız birlikleri, kâkülleri taranmış toynakları cilâlanmış, dans eden atların üzerinde eşlikte, çehreleri bir heykel kadar hareketsizdi. Fotoğraf kâğıtları gibi, henüz icat olunmuş film kareleri de bu geceyi gelecek zamanlara bırakmak için çekimdeydi. Elmasların parıltısını artırmak için geceye düşürülmüştü merasimin asli parçası. Lâkin ayazların en keskini de inmek için bu akşam vaktini beklemişti.
Düğün alayı hareket ettiğinde gelin, kendisini bir anda evrensel bir kraliyet kalabalığının da arasında buluverdi. Hepsinin başı taşıdıkları taçların altında ağırlaşmış, göğüsleri bir nişan kalabalığında kabarmıştı. Tüyü mağrur şapkalar, benzeri yok beyaz kürkler, ölümcül mücevherler, sesler, kokular, ışıklar, saltanatlar, iktidarlar. Hepsi de seyredilen kesime ait o gizli ve ortak dille bir araya gelmiştiler ve tarihin başlangıcından bu yana ne kadar farklı çağlarda yaşamış olsalar da aynı zamana aittiler. Sadece genç kral ve güzel gelini değil, dünyanın dört bir yanından gelmiş majesteleri saltanat arabalarında resmigeçit ederken halk da kendisine düşeni fazlasıyla yerine getirdi: Seyretti.
Kral çok yakışıklı bir adam sayılmazdı gerçi ama töreni masala çeviren iki şey eksik değildi. Gelinin güzelliği ve halkın seyirciliği. İhtişamlı düğün alayı yürüyüş hızında seyrederken halkın bu şatafata ihtiyaç duyduğuna dair ezeli yanılgı halkı da çoktan içine almıştı: Onlar olmasa bu emperyal düğün eksik kalırdı!
Güzelliğin ve yoksulluğun dili her yerde ortak, zulmün ve zenginliğin farklı. Çünkü yayılma alanları farklı. Bu geçiş esnasında gerçekleşti tarihin nicesini kaydettiği kırılgan temaslardan biri. Görünmez bir derinde birbirine tümüyle bağlı ama uçurumun iki yakası kadar da uzak iki dünya bir göz mesafesinde bir araya geldi. Kraliçenin gözleri, simsiyah, derin bir bakışla, sürmesiz, kuytuya kaçmış, yaşdaş bir çift gözle karşılaştı. Yol boyunca kar yığınları üzerinde iki yana toplanmış, eteklerini bellerine sokmuş, omuzları çoktan çökmüş kadınların; ellerini göğüslerinde çaprazlamış, sırtlarını suyu çekilmiş ağaçlara yaslamış erkeklerin hepsinin yüzünde aynı bakış vardı gerçi ama bu bakış bambaşkaydı.
O anda ihlâl edildi genel-geçer kural. Seyredilmesi gereken, seyretti. Birbirlerinin gözlerinde gördüler bambaşka birer dünyayı. Biri hiç bilmediği bir parıltıyla karşılaşırken diğeri hiç tanımadığı bir karanlıkla karşılaştı. Lâkin ne parıltı karanlığı aydınlatabildi ne de karanlık parıltıyı yutabildi.
Temasın kırılgan anı. Karşılıklı. Geçti gitti.
28 Åžubat 2010, Pazar
Tags: nazan bekiroğlu yazıları
Son Yorumlar