Aralık kalmış pencereden, iri yağmur damlaları kuru çınar yaprakları üzerine inerken çıkan ses geliyor.
Onlar duymuyor gerçi ama ben işitiyorum. Aralarından yer yer tatlı bir kaynaşma geçse de pürdikkat beni dinliyorlar biliyorum. Benim aklım iki karış daha fazla havada. Ama farkındayım burada çok ciddi bir iş yapıyoruz. Ben anlatıyorum onlar dinliyorlar. Ben öğretiyorum onlar öğreniyorlar. Yo, hayır! Öyle değil aslında. Ne anlatsam, anlamaya çalışıyorum. Ne öğretsem, öğrenmek çabasına bürünüp ben diye görünüyorum. Her romanın başkahramanında, her tragedyanın faciasında ben varım. Yalandır kapalı olduğum; kalbim açık, dersim açık, yazım açık. Ama kim bir hikâye kahramanına dönüştürüldüğünde kendisini zahmetsiz tanıyabilir? Belki bu yüzden pürdikkat dinleniyorum.
İkinci öğretim. Batı Edebiyatı. Gece dersi. Sonbahar akÅŸamı çoktan inmiÅŸ bile. Altından kalkılamayacak bir konuya yalınkılıç dalıyorum. Kral Oidipus’un yanına Macbeth’i iliÅŸtirerek kaderden dem vuruyorum. Diyorum ki: Sophokles’in Kral Oidipus’u Shakespeare’in Macbeth’i ile mukayese edilebilir ve bu mukayese bize kader algısına dair bir ÅŸeyler fısıldayabilir. Kader ve bunun ayrılmaz parçası olan kötülük sorunsalına dair çok ciddi göndermeleri vardır bu oyunların ve aralarındaki yirmi asır farka raÄŸmen kaderin madalyonunda iki ayrı yüze dokunarak aynı ÅŸeyi söylerler.
Her ikisinde de kendi kaderini “güvenilir” kaynaklardan öğrenen kahramanların kader karşısındaki tavrı söz konusudur. Bunlardan Oidipus, kâhinin öngördüğü felâketi (babasını öldürüp kraliçe ile evlenecektir) öğrendiÄŸi andan itibaren kaderinden son hızla kaçmaya baÅŸlar. Oysa attığı her adım onu kaderinden uzaklaÅŸtırmak yerine ona daha fazla yaklaÅŸtırır. Çünkü kaçtığı anne ve babası gerçek anne ve babası deÄŸildir ve o, nereye gittiÄŸini bilmeden gerçek annesiyle babasının yaÅŸadığı saraya çoktan yönelmiÅŸtir bile. Böylece Oidipus bir çember üzerinde koÅŸarcasına, kaçtığı kaderine koÅŸmuÅŸ, onun önüne geçmek şöyle dursun tam da önüne düşmüştür. Fakat o, gerçekleÅŸeceÄŸini bilse bile kaçmıştır kaderinden. Çünkü böylesi bir kaderin gerçekleÅŸmesine göz yumamayacak denli erdemlidir.
Macbeth’e gelince. İskoçya’nın bu gözde komutanı cadılardan üç kehanet dinler. Son kehanete göre, kral olacaktır. Kehanetlerin ilk ikisi kısa zamanda gerçekleÅŸince Macbeth, son kehanetin de kaderi olduÄŸunu anlar ve oturup beklemek yerine evinde konuk ettiÄŸi erdemli kralı öldürerek onun yerine geçer. Kader gerçekleÅŸir ama baÅŸlangıçta, insani yanı ağır basan bir tip olan Macbeth, oyunun sonunda artık mücessem kötülüğe dönüşmüş bir adamdır. O kadar kana batmıştır ki kendi ifadesi ile, geri dönmek için harcayacağı zaman ileri geçmek için harcayacağı zamandan çoktur. Ellerindeki lekeyi ise okyanusların suları bile temizleyemez artık.
Macbeth ve Oidipus. İkisi de kaderin gerçekleÅŸmesini beklemez, harekete geçerler. Ama kaderinden biri kaçarken öbürü koÅŸar ona. Biri razı gelirken diÄŸeri baÅŸ kaldırır. Kamu vicdanının, haklarında verdiÄŸi hükümler de çok farklıdır bu yüzden. Oidipus’u iyi, Macbeth’i kötü kılan, kader yolu üzerindeki yürüyüşlerdir sadece. İyi ve masum kalır nezdimizde Oidipus da, ihtiraslarına maÄŸlup Macbeth kötü ve suçludur. Buna niyet ve gayret demek mümkün. Çünkü gayret, kader kılıfı içinde insanın mahiyetidir. Mahiyet arazdan, mazruf zarftan önemlidir. Bu öyle bir yerdir ki orada artık hiç kimse kaderinin mahkûmu deÄŸildir…
Örnekler veriyorum birbiri ardına. Üstelik kapağı çoktan kayıp bir kalemle ders notlarımın üzerine yeni notlar bile alıyorum. İçimde neredeyse ilk kez dinlenildiğinde insanı gözyaşına boğan ezgilerin ferahı var. Son cümleleri sıralıyorum biraz da gaflete merhamet eden yağmurun sesine uyarak: Kaderim böyleymiş, diyerek kadere yürümek her zaman masum kılmaz bizi. Çoğu kez direnmek de gerekir. Masumiyet bazen kadere karşı koymakla elde edilir bir şeydir.
Ders bitiyor. Ama. İçlerinden biri. Hocam, diyor, o da kader. Susuyoruz. Söndürüyoruz ışıkları. Derslikten çıkıyoruz.
29 Kasım 2009, Pazar
Tags: nazan bekiroğlu yazıları
Son Yorumlar