Hiçbir ÅŸeyin yekdiÄŸerinden siyahla beyazın ayrıldığı netlikte ayrılmadığı sosyal olguların tarihçesinde edebiyat bilimi kavramlar üretip onların da üzerine -izm’li terimler giydire dursun. Sanata malzeme olabilecek gerçeklik her dönemde üç aÅŸağı beÅŸ yukarı aynıdır. Aradaki fark sanatkârın onlara tuttuÄŸu aynadadır.
Antik dönem düşünürü Platon, sanatçıları (ki sanatçıdan kastı daha çok tragedya ÅŸairleridir) Devlet’inden kovar 10. Kitap’ta. Öğrencisi ve muarızı Aristo’nun maÄŸaranın içiyle oyalanmasına, Sofistlerin göreceli gerçeklik algısına mukabil o, sarsılmaz idealizmiyle, gerçeÄŸi kusursuz halinde ancak bu dünyanın yani maÄŸaranın dışındaki sabit örneklerinde, idea’lerinde bulmaktadır. Bu ilgiyle, döneminin yansıtmacı sanat anlayışını küçümsemek için kullandığı ünlü benzetmesinde sanatın en köklü teorisini de unutulmayacak bir cümleyle sabitlemiÅŸ olur. “Al eline bir ayna. Tut dört bir yana. Yaptın gitti gitti güneÅŸi, yıldızları, dünyayı…”. Böylece ayna baÅŸlangıçtan bu yana sanatı izahta çok kullanışlı bir metafora dönüşür.
Aynayı küçümseyen Platon mağaranın içindeki gerçeği en fazla bir gölge olarak algılayabilir. Aynadaki görüntü gerçek değil ama ondan bir habercidir sadece. Değersizliği kadar değeri de gölge oluşundan ileri gelir. Öyleyse bu aynanın öncelikle nereye tutulduğu önemlidir. Yani yüzümüzü tuttuğumuz ayna bizim sırtımız dönük olduğu için göremediğimiz mağara dışından mı görüntü yansıtıyor? Olur ya ayna ayna içinde görüntü çoğaltarak çok uzaklardan mı haber getiriyor? Yoksa sadece mağaranın içindeki görüntüleri mi tekrarlayıp duruyor?
Bu aynanın nereye tutulduğu kadar türü de dönemden döneme değişir. Çünkü ayna, sırtı sırlanmış bir camdır nihayetinde ve çeşitleri vardır. Odağına, yüzeyine göre gösterdiği ile gördüğü arasına mesafe girer. Görüntü bozulur. Ama sanat da nihayette bir deformasyondur.
Söz gelimi ideal gerçekliğin yansıtılmasını sanat için düstur kabul eden Klasiklerin elinde o, yücelten, yükselten, uzaklaştıran bir aynadır. Bir bakıma onun içbükey bir ayna olduğu düşünülebilir. Bir dev aynası. Romantizmin her şeyi sanatkâr kalbinin tayfından geçiren öznelci tutumu ise dışbükey bir ayna ile ifade edilebilir. Kalbin bakış açısına doğrultulmuş bir aynadır Romantiklerin elindeki. İçe bakan içten bakan.
Realizm, gerçeÄŸi insanın hem içinde hem dışında ararken sarılır yine ayna metaforuna. “Gerçek mi? Yok öyle bir ÅŸey evlâdım”, meÅŸhur cümledir gerçi. Fakat ille de bir gerçekten, maÄŸaranın içinden bahsedilecekse onu olduÄŸu gibi yansıtmak sevdası da en fazla Realistlerindir. Ellerindeki aynanın “GerçeÄŸi yalnızca gerçeÄŸi” gösteren düz bir ayna olduÄŸu düşünülebilir. Stendhal’in Platon’dan mülhem ayna benzetmesi romanın sarsılmaz tanımını verir: “Yol boyunca gezdirilen ayna”. Bir farkla ki Platon’da ironiyle kullanılan metafor bu kez yüceltilmektedir.
GerçekliÄŸin yumuÅŸadığı, ayırtların bulanıklaÅŸtığı bir algıda Empresyonist ve Sembolistlerin aynası olsa olsa buÄŸulu ya da buzludur. Åžair HaÅŸim, hayatın renklerini ve ÅŸekillerini hayal havuzunun hafif esintili sularında seyretmeye tahammül edebilir. Ancak o zaman dünyanın bitkileri ve taÅŸları ona renkli, munis birer hayal suretinde görünür. HaÅŸim’in havuzunun yanı başında Tanpınar’ın buÄŸulu camı vardır.
Modernizme gelince. İki cihan harbi ölçeğinde, o bunalımda her şey gibi sanatçının gerçeklik algısı da hasar almış, bütünlük duygusu kaybolmuş, aynası boydan boya çatlamıştır. Yansıttığını ürkütücü bir boydan boyalıkta parçalar, bozar.
Modernizmin boydan boya çatlamış aynası post-modernlerin elindeyse kırılmış bir aynadır artık. Yerlere düşmüş, kırk parçaya bölünmüştür. Kırık bir ayna, kırık dökük çoğaltılmış, yanılsamalı bir gerçeklik algısını ifade eder. Post-modernizmin lise öğrencilerini tatmin edecek bir tanımının yapılamıyor olması, bir yandan henüz yaşayan ve sürekli değişmekte olan bir organizmanın tanımı zorluğundan. Ama bir yandan da aynasının tuzla buz olmuşluğundan. Merkezsiz. Görüntüsü tam değil ki tanımı da tam olsun.
3 Ocak 2010,Pazar
Tags: nazan bekiroğlu yazıları
Son Yorumlar