Süleymaniye külliyesinde bir öğleden sonra. Garip tecrübe.
Anladım ki hikâye, Kanuni ile aramızda.
Kanuni benim hemÅŸehrim, on iki yaşına kadar Trabzon’dadır.
Muhteşem hemşehrimin bir zamanlar gözünün değdiğinden en az kuşku duyduğum yer: Ufuk çizgisi. Ufka bakıyorum. O değişmemiştir, değil mi?
Yapıldığı günden bu yana Süleymaniye’de bir kez olsun namaz kılanların ruhları bir araya toplandığı zaman? Tahayyüle sığmıyor!
Rivayete bakılırsa, daha veliahdliği zamanında, doğan üç çocuğu arka arkaya ölünce düştüğü kederden, ancak vezirlerin Divan toplantılarını kasten uzatmaları sonunda uzaklaşabilecek kadar çocuklarına düşkün bir baba olan Kanuni. En hassas yerinden vurulsun diye mi babalığıyla sınandı?
Hürrem. Sadece anne mi? Hiçbir zaman tam anlamıyla bilemeyeceÄŸiz. Voltaire haklı, “Tarih, ölülerin dirilere oynadığı bir oyun”, nihayetinde.
Neden Kanuni ile Hürrem ayrı türbelerde yatarlar ki?
Oysa: Şadırvana gül yaprakları bıraktım, alırsın.
Adı Süleyman, mahlası Muhıbbi. Divan ÅŸiirinin Zati’den sonra en çok gazel yazan ÅŸairi. Yaklaşık üç bin gazel. Bu kadar zamanı nereden buldu? Hiçbir ÅŸeyden çalmamıştı.
Evliya Çelebi’ye bakılırsa Sultan Süleyman zamanında sarayın önünde toplanan kunduracı esnafının dört isteÄŸi arasında bir çift pabuca konulan on akça fiyatın çok düşük olduÄŸu, bu yüzden mutlaka artırılması isteÄŸi de yer almakta. Keza, Kanuni’nin damadı Lütfi PaÅŸa’nın Asafname’sinde, fiyatların denetiminin çok önemli bir konu ve kamu sorumluluÄŸu olduÄŸu kaydedilmekte. Demek fazla fark yok aramızda. Öyle olmasaydı cihan hükümdarı, adıyla bütünleÅŸen ünlü kanunlarını yapar mıydı hiç?
Sinan yeniçeridir. Mezar taşında yeniçerilikte geldiği son rütbeyi gösteren haseki kavuğu vardır. Bu demektir ki acemioğlanlarının en iyilerini ayırarak saray için farklı bir eğitime tabi tutan dikkat onu es geçmiştir. Ne garip.
Köprülü Mehmet PaÅŸa. Lâkabı, karısının kasabası olan Köprü’den geliyor. Ama pek “hanım köylü” deÄŸil. Seksen yaşında sadrazam oldu ve Osmanlı’nın en çok kan döken üç-beÅŸ ismi arasında anıldı. Karşılığı, unutulmuÅŸ huzur ve sükûn günlerinin geri dönmesi. Ağır bedel. Farklı hesap.
Bazı dehalar geç geliyor. Köprülü seksen yaşında sadrazam oldu, III. Murad devri sadrazamlarından Mesih Paşa, doksan. Üstelik önünde bir cami yaptırmasına yetecek kadar da zamanı vardı.
Emeği yaş ile sınırlamak ne kadar abes. Gücü olanın sonuna kadar çalıştığı, yaş haddinden emeklilik gibi bir kavramın olmadığı geçmiş zamanlara selâm olsun.
Fatih. Bahar padiÅŸahı. Mart’ta doÄŸdu, Mayıs’ta öldü. İstanbul’u bir Nisan günü kuÅŸattı bir Mayıs günü aldı. Türbesinin ÅŸebekeleri arasına bir beyaz gül bıraktım.
Gemileri beyaz, suları ve gecesi lâcivert şehir ey! Söyle bana, neden artık beni şaşırtmıyorsun?
Ey üzerinden lâle gemileri geçirdiğim şehir. Seni kim bir daha benim gibi okuyabilir, sana kim bir daha benim gibi yelken açabilir?
O masal gemisi yok ki resmi olsun! Gemiler de gün gelir masallarını terk eder.
AÄŸustos ikindisi. Bir medrese avlusu. Su. Sardunya kokusu.
İçinde yatanın kimliği unutulmuş türbe, türbedarının ismiyle anılmasın da ne yapsın?
Tarihin bir döneminde şaşaayla var olmuş ve sonra sonsuza değin unutulmuş şehirler var. Olsun! Çünkü Allah var.
10 Ocak 2010, Pazar
Tags: nazan bekiroğlu yazıları
Son Yorumlar