Nicedir abesle sınanan kalbimden geçen bambaşka bir yazı yazacaktım aslında ben.
Ama sen. Gelip de bütün senliÄŸinle kalbime dolunca. Benim yazacağım yazı da, abesim de muktebesim de, yemin olsun en baÅŸta ben, artık kimin umurunda? Kimin umurunda ÅŸimdi acıyı yazıya çevirmenin felsefesi? Dostoyevski? Ya da Sophokles’in üçlemesi? Her ÅŸey öyle yitik ki!
Giderken, avucuna kına, boynuna ipek mendil. Davul zurna.
Dönerken, turna katarı. Kurban bayramı. Top arabası.
Böyle mi dönülür baba ocağına? “Fe eyne tezhebûn?” Nereye? Annem, böyle gitmeleri kimden öğrendin sen? Öyle gittin böyle mi geldin sen?
Bak şimdi, bozalım masalı. Diyelim ki; Mehlika Sultan yedi gence âşıktı. Yedisi de sen.
Sen diyorsam, sen dediğime bakma sen. Sen diyorsam sen gibi gitti-gider nicesi kalemimin, kirpiğimin ucunda, şimdi sen. Kim bilir kaç kez, aklımda bin bir türlü estetik teori, direksiyon başında konvoyuna düştüğüm. Ya da uğurlamasını uzaktan seyredip, benden hiç haberi olmasa da ardından gözyaşı döktüğüm yolcuların hepsi sen.
E peki, n’oldun sen? Çarşıdan, izinden, hastaneden mi dönerken? Ne teyakkuz, ne de olaÄŸanüstü. Her ÅŸey en olaÄŸanaltında. AbesAbesAbes! Abes bu.
Her birinde bir hayatın var ki hikâyelere sığmaz. Üç kuruÅŸluk asker maaşını annesine gönderen, kapısız sıvasız evin onbaşısı da sen. Tezkeresine sayılı gün kalan da, kendisinden geriye iki yetim, iki bebek hecesi kalan da. “Kiminiz niÅŸanlı, kiminiz evli”. Eve barka karışmamış, asker tıraşı sonrasına, bir tutam sırma saçın kokusunu bırakan da.
Henüz yirmi yaşında. İki resim kalmış ondan renkli, fotoğraf baskısı. Biri önce öbürü sonra. İkisinin arasındaki mesafe de sen. İlkinde, yaşının bütün yaşama sevinciyle, hevâ ve hevesiyle dolu bir sen. Bir tebessüm ki kocaman. Hayatın ta kendisi. Diğerinde? Sahi, ne zaman büyüdün bunca sen? Sen, bunca, ne zaman değişmişsin annem? Nasıl yüklenmişsin boyunca yükü? Nasıl adam olmuşsun bunca? Sahi, sen ne zaman aldın bu yolu? Bu nurdan kanatlar senin sırtına ne zaman takıldı, bu bakışları senin gözlerine kim astı?
Tek değilsin ki, bir bugün değilsin ki sen. Gencecik omuzlarında tekrar ettiğin tarihçenin de cümlesi sen, ez-cümlesi sen. Bir daha bak, buğusu şöyle sıyrılmış zamansızlık aynasının içine. Hepsi orada. Söz konusu, her şeyden ama her şeyden vazgeçmek olunca hepsi de sen oluyorsun sonunda.
Bir onbaşının günlüğünden doÄŸu cephesi. Bir teÄŸmenin gözünden Sarıkamış. Tek bir gerçek var ÅŸimdi. Onun da dünü sen bugünü sen. Yedi düvel dokuz cephe. SarıkamışGaliçyaFilistinÇanakkale. Allah aÅŸkına ne iÅŸin var Yemen’de? Hepsi de sende. Körpe bir fidan gibi önce ellerinden ayaklarından donmaya baÅŸlayan da. BoÄŸazına kadar tifüs, hücrelerine kadar çile. DaÄŸ bayır, uçum vadi. Çadır yok, ateÅŸ yok, kar ölüm sessizliÄŸi. Sersefil perperiÅŸan. Üç gün beÅŸ gün on gün lokma geçmemiÅŸ kursak. Cenaze katarı erzak arabası. Erzak dediÄŸin de bir avuç kavrulmuÅŸ arpa. İnanılmıyor deÄŸil mi? Koskoca devletin koskoca ordusu bu iÅŸte.
Hepsinin özü özeti, hepsinin kaderi değilse de tecellisi annem, sende. Değişen bir şey yok buralarda; hikâye, yavrum, aynı hikâye.
Hiçbir “ezberin” de hiçbir “ezberbozumun” da anlamı yok ÅŸimdi çokbilmiÅŸ dudakların tekrar ettiÄŸi çokbilmiÅŸ sulusepken, fitne fücur solucan sözcüklerde. Kopan çığlıkta, taÅŸ kesilmiÅŸ acının safran sarısında ya da bağı çözülen dizde ve bildiÄŸim bilmediÄŸim nicesinde. BildiÄŸim sadece sen. Hepsi de bizim için/SEN.
Şimdi ki gidenin kalandan değil, yaşayanın ölenden helâllik dilediği tek mecliste. Annem, hakkını helâl et bize.
13 Aralık 2009, PazarÂ
Tags: nazan bekiroğlu yazıları
Son Yorumlar