Bir kaftanını giymedim, bir hil’atını görmedim

Aralık 5, 1999 Mor Mürekkep (Zaman) Add comments

Nazan BekiroÄŸlu
“Bir kaftanını giymedim, bir hil’atını görmedim”
İlk bakışta çok farklı, çok uzak, çok yüksek. Omuzlarında gösterişli; ama bir o kadar da ağır bir yük. Başlarında dikenli bir tac. Sırtlarında ateşten gömlek. Kendileri de ateştiler, yakınlıkları da ateşti, ayrılıkları da.
Haklarında çok ÅŸey yazıldı ve söylendi. Ama özel hayatları hep mahfuz kaldı. Åžark’a mahsus bir terbiyenin disipliniyle, Harem kapılarından içeriye aÄŸyar nazarı asla girmedi. Sarayın kalbi demek olan Harem hakkında bildiklerimizin çoÄŸu iflah olmaz. Oryantalist muhayyilelerin buhurlu fantezileriyle ya da aklı başında birkaç ecnebi seyyah kadının tanıklığıyla sınırlı kaldı. Bir yanıyla hep eksik. Hep uzak. Hep yabancı.

İnsandılar. Osmanlı sultanları ve epey geniş aileleri. Bize benzemeyen yanları onları tarihin konusu yaparken, bize benzeyen yanlarıyla hayatın ve edebiyatın oldular.

Bu yazı, onları tarih yapan farklılıklar kadar, onları hayat yapan benzerlikler üzerinde de durmanın gereğine inanan bir yazıcı tarafından kaleme alınıyor, alışıldık kutlama anlayışları dışında kalma tehlikesi göze alınarak.

Yine de üzerinden bir sarsıntı geçerek gölgelenen 700. yılın anısına.

Bizler gibi anne, bizler gibi babaydı onlar da. Evlatlarına değen gül dikeninin kalplerinde açtığı yara bizim evlatlarımızın kalplerimizde açtığı yaradan daha az acıtıcı değildi. Söz gelimi, Kanuni, daha veliahdlığı sırasında doğmuş olan üç çocuğu arka arkaya ölünce öyle bir kedere düştü ki, vezirler, sultanı oyalayabilmek için Divan toplantılarını uzatır oldular.

Hüzünleri vardı. Hüzünlerini taşıma tarzları da bizimkinden çok farklı değildi. II. Mahmud örneğin, çok sevdiği bir odalığının ölümü ve Kağıthane Sarayı yakınlarında bir yere gömülmesi üzerine iki yıl kadar bu civardan geçememişti.

Sirayet alanı daha geniÅŸ, etki dairesi daha derin olsa da bizler gibi sevdiler neticede. Neticede, ancak kalpleri kadar aşık, istidadları kadar sevdalıydılar. Bazıları aÅŸklarında ifrat diyemesek de “sevda” makamındaydılar. Kanuni, kendisini sefer yolundan gerisin geri döndürüveren güzel bir büyücü Hurrem’e, III. Murad “Bafo” nam Safiye Sultan’a, Avcı Mehmed GülnuÅŸ Sultan’a öyle çılgın birer sevdayla baÄŸlandılar. III. Ahmed Emetullah Sultan’ı, III. Mustafa Rifat Kadın’ı, I. Abdülhamid RuhÅŸah’ını, “annesinin güzeli” Abdülmecid Serefraz’ı böyle muhabbetle sevdiler.

Ama onlarda da aşk bazen sultan fil an dinlemeden tüm saltanatların kuralları üzerinde kendi kurallarıyla seyretti ve bütün kuralları çiğneyiverdi.

Bu yüzden olacak bizler gibi kıskandılar sevdiklerini, bizler gibi kıskanıldılar. Bu kıskançlık bazen ÅŸiddetli bir hastalığın geçiÅŸtirilmesine sebebiyet verdi. Kanuni’nin kızı, Rüstem PaÅŸa’nın karısı Mihrimah Sultan hastalandığı zaman, krep bir kumaşın altından hastasının nabzını yoklayan İspanyol doktor boÄŸazını da görmek isteyince, kıskanç kocanın nazik öfkesine maruz kalmıştı: “Kalk gidelim”.

Kıskançlık krizleri bu kadar masum öykücüklerle sınırlı kalmadı her zaman. Bazıları daha ciddi neticiler verdi. Abdülmecid’in 4. İkbali, ismiyle müsemma Serefraz, baÅŸ kaldırıp da sarayını terk ettiÄŸinde, babasının evine deÄŸil; ama bir baÅŸka saraya gittiÄŸinde, mesele büyüdü.

Hatta bazen meseleler iki kalp arasında büyüyebileceÄŸinden çok daha fazla büyüdü. Ve mesela II. Abdülhamid’in kıskanç cariyesi ah’ının ateÅŸiyle gök katlarını deÄŸilse de, muztarib ruhunu incecik oyma iÅŸleriyle oyalamaya uÄŸraÅŸan padiÅŸahın marangozhanesini ateÅŸe veriverdi. Zarar ziyan cariyenin kalbinde mi marangozhanede mi daha fazla, bunu tarihler yazmıyor.

PadiÅŸahın kalbini ise baÅŸka yerden sormalı, yirmi üç yaÅŸlarındaki güzeller güzeli bir baÅŸka cariyeden. Fakat bu cariye daha da kıskançtı. Kalbinin padiÅŸahını baÅŸka kadınlarla paylaÅŸmayı göze alamadığından, onun “kadın”ı olmayı reddetti. BeÅŸ yıl bekledi padiÅŸah. Sonunda cariyesini kırk beÅŸ yaÅŸlarında bir zatla evlendirdi.

Bizler gibi kapris yaptılar hasılı, kimi kaybettiler kimi kazandılar.

İhanetleri de bizim ihanetlerimiz gibiydi. Yavuz’un kızı, Kanuni’nin kız kardeÅŸi Hatice Sultan, isminin başında bir Makbul sıfatı taşıyan kocası İbrahim PaÅŸa’nın Muhsine adlı bir kadınla yaÅŸadığı maceraya tahammül etmek zorunda kaldı. Üstelik damatların cariye dahi olsa baÅŸka kadınlarla düşüp kalkması kat’iyyen yasaktı.

İhanet kadar sadakatten anladıkları ÅŸey de bizim anladığımız ÅŸeydi. Kanuni’nin, Hurrem meÅŸru eÅŸi olduktan sonra, yaygın bir kanaate göre iklimine hiçbir kadın girmemiÅŸti.

Ve tıpkı bizim gibi mutsuz oldular. Yavuz gibi bir padiÅŸahın kızı olmak Fatma Sultan’ı, kocasını babasına ÅŸikayet etmekten beri kılmadı. Sultandı; ama sultanlık mutsuzluÄŸa mani deÄŸildi. Şöyle yazdı babasına: “Bir gün bir saat gülmedim, bir kaftanını giymedim, bir hil’atini görmedim”.

Onları bizden farklı kılan yanlarıyla sultandılar, padişahtılar, komutandılar, kahramandılar. O yanlarıyla çağ açıp çağ kapadılar, o yanlarıyla var ettiler, o yanlarıyla yok ettiler. Ama bizler gibi sevdiler, kıskandılar, acı çektiler, hüzünlendiler, güldüler.

Bizden biri deÄŸilse de bizim gibiydiler.




Leave a Reply

Wordpress Themes by Natty WP. Web Hosting
Images by our golf tips desEXign.