Vahdettin YiÄŸitcan ; “Züleyha ki Yusuf’a Yandı ( Eserin sözbaşı kısmı )”, Akit , 4 AÄŸustos 2000

Ağustos 4, 2000 Kitapları Hakkında Yazılanlar, Yusuf ile Züleyha Add comments

Züleyha ki Yusuf’a yandı…

Bundan böyle “Düşünce” ve “Edebi” eserlerde karşımıza çıkan ilginç “önsöz”lere yer vereceÄŸiz. Bu çerçevede ilk kez Nazan BekiroÄŸlu’nun son eseri “Yusuf ile Züleyha” kitabına yazdığı “Sözbaşı” isimli “önsöz”ünü sunuyoruz.

Söz Başı

Bismihû.

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.

Önce söz vardı, hayat sonradan geldi.

Önce çile vardı ihsan arkadan geldi.

Önce iştiyak, arkadan sebat geldi.

Sözün yaradılışı Züleyha’nın yaradılışından evveldi. Adem, ki ona bütün isimler öğretildi. Yûsuf’un kaderi Züleyha’ya tecelli. Züleyha’nın kaderi Yûsuf’a tecelli. Kuyu. Zindan. Kuyu. Zindan. Önce çile arkadan ihsan. Züleyha vazgeçti mi maÅŸukundan?

Mülk gibi söz de, ne senin ne benim.

Cümle gibi aşk da ne senin ne benim.

Söz de,

aÅŸk da,

ne benim ne senin.

Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya,

ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut,

mayıs gülü,

ışıklı nisan yağmuru

ne kadar Allah’tansa,

mülk gibi söz de ve aşk da

O’ndan.

“Sen” tahtına yazıcı kimi oturtsa da,

beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,

hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında, “gönül tahtına O’ndan özge sultan” olmuyor.

DeÄŸil mi ki her ÅŸey O’ndan,

gidecek yer yok O’ndan baÅŸka. Gelinen yer yok O’ndan baÅŸka.

insan o ki, O’ndan baÅŸkasını sevemez sevginin mahiyeti icabı, O’ndan baÅŸkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı.

Işık ki tek kaynaktan dağılır, ışığa yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır. Her ÅŸeyin O’ndan olması, ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O’ndan baÅŸkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder.

Kimi zaman sevdiÄŸimizin ne olduÄŸunu bilmeden severiz. Ve insan henüz neyi sevdiÄŸini bilmediÄŸi böyle zamanlarda O’ndan baÅŸkasını sevdiÄŸini zannedebilir:

Bir çiçeği, bir kuşu,

denizi, yaÄŸmuru,

gökyüzünü, yazıyı,

yazıyı yazanı, kalemi tutanı,

bir yaratılmışı hasılı.

Söz gelimi Leylâ Mecnun’u, Åžirin Ferhâd’ı, Züleyha Yûsuf’u

sevdiÄŸini zannedebilir.

Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiÄŸini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiÄŸini bilendir.

Çünkü ışığın kaynağı tektir ve kim aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?

Her aÅŸk O’na çıkar sonunda, O’ndan baÅŸkasını sevmek imkansız gibidir. Seven neyi sevdiÄŸini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir.

Bu yüzden deÄŸil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aÅŸk, aslında kendini bilmek. İstese de insan O’ndan özgeyi sevme ÅŸansı yok. Åžans sözcüğü yok lügatlarde bundan böyle, O’ndan özgeyi sevme ihtimali yok. Ve neyi sevdiÄŸini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibaret.

Küçük bir biliş farkı.

Mülk gibi aÅŸk da Allah’tan.

Ruhun da O, kalbin de O, aklın da O.

Tenin de O, canın da O, cismin de O.

Ve aradan perdeleri kaldırarak O’nu bilmek olarak tanımlanan ÅŸey, bu seyr ü sefer, sadece O’nu bilmeyi bilmenin sancısından ibaret.

Sevginin yanılgısı yok. Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek. Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi.

Züleyha ki Yûsuf’u sevdi, ibtida, neyi ve kimi sevdiÄŸini bilmedi. Sonra aÅŸkın kaynağını bildi, Yûsuf’u deÄŸil, Yûsuf’ta tecella eden nuru sevdiÄŸini fark etti. Yûsuf da, ki rüyasında güneÅŸ, ay ve on bir yıldız ona secde etmiÅŸti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmiÅŸti, önce aÅŸkın kaynağını bildi sonra nurun Züleyha suretinde tecellâ ettiÄŸini fark etti. Biri suretten nura yükselirken diÄŸeri nurun surette tecellâ ettiÄŸini idrak etti.

iÅŸte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kaderi, Yûsuf’un mu, Yakub’un mu, yoksa Züleyha’nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.

SöylenmemiÅŸ Mesnevi kalmadı yer yüzünde. Her Yûsuf u Züleyha, bir öncekinin hem aynı hem baÅŸkası. Bu nasıl mazmun, diyor ya, kalbi dipsiz derinliklerde çoÄŸalan Fuzuli, Farsça Divan’ının önsözünde, yani ki Mukaddime sinde. Hiç kullanılmamış, diye kaldırıp atıyor ya bir imgeyi uykusuz kaldığı gecelerin sabaha deÄŸdiÄŸi yerde. Sonra aynı gecelerin aynı sabahlara deÄŸdiÄŸi yerde, bu kez, bu nasıl mazmun, diye yırtıyor ya kullanılmış olan bir baÅŸka mazmunu. Hem bilinen hem bilinmeyen, hem kullanılmış bir imge hem kullanılmamış bir imge; böyle olmalı ki sözün hükmü tamam olsun. Eski zincire baÄŸlanan bir halka, ama yeni, böyle olsun ki zincir kuvvetli olsun.

Her Yûsuf u Züleyha bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu da öyle. Ayna aynı, kitap farklı.

Åžiir:

bu kez. birkaç kitap

yine aynı ayna

ve birkaç ruh

hepsinin içinde mevcûd

Züleyha’nın acısı acının Züleyha’sı

(Ayşegül Kösa)

Bismihû.

Esirge ve bağışla.

Öptüm kitapların da üzerindeki Kitâb’ı, öptüm ve koydum alnıma.

Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milâttan sonra, aylardan Nisandı. Bir mumun ışığında bir rüzgâr titriyorken. Ve bir hattat nefesinin, bir mumun alevini bile titretmemesi gerekiyorken. Sürgün düştüğüm zamanlarda ben kalbimi çatlatan nefesi salıverdim.

Ben: Yazıcı. Kalbim çatladığında tanığım su kıyısında bir kavak ağacıydı.

İlk sözcükler mürekkebi mor kalemimin ucundan dökülürken, Ayasofya’da Topkandilin altında deÄŸil idiysem de Hamdullah Hamdı Hazretleri gibi (rahmet onun ve bütün Yûsuf u Züleyha yazıcılarının üzerine olsun), ben de suyun kıyısındaki kentte kendimce bir Ayasofya’daydım. Uyanıklığım, rüyaları yorumlayacak Yûsuf’un uyanıklığından farklıydı elbet ama ben de gecenin saat sıfır üçlerinde daima uyanıktım.




Leave a Reply

Wordpress Themes by Natty WP. Web Hosting
Images by our golf tips desEXign.