Nihal Bengisu Karaca, ; “AÅŸk, “bilmek”le olur, “bulmak” arkadan gelir”, Aksiyon , 28 Eylül 2000
Eylül 28, 2000 Kitapları Hakkında Yazılanlar, Yusuf ile Züleyha Add commentsAÅŸk, ‘bilmek’le olur, ‘bulmak’ arkadan’ gelir…
Aksiyon 2/8 Eylül 2000 (sf.66-68)
NİHAL BENGİSU KARACA
Nazan BekiroÄŸlu Yusuf ve Züleyha’yı yeniden yazdı. Ne salt nübüvvete odaklanmış bir Yusuf hasebiyle, ne de tarihin büyük aÅŸklarını kaleme alan masalsı bir cazibeyle… Dolayısıyla çölü aÅŸan bir hikaye yazdı yazar, karakterlerin durmaksızın devindiÄŸi, aÅŸkla beraber ve tıpkı aÅŸk gibi, O’na yaklaÅŸma nisbetinde ışıklandıkları bir hikaye. Beyazların ve grilerin, elde etme arzularının ve güzellik saplantılarının, adalet arayışlarının ve nedametlerin kol gezdiÄŸi, özde “Åžark”, biçimde Åžark’a yakın, yaklaşımda modern… Tenden çıkıp tin’e varan Züleyha’nın tutkusuna ve hüznüne hiç bu kadar yakından bakmamıştık; kardeÅŸine gaddarlık eden Yehuda’ya hiç böyle bir merhamet duymamıştık… Yazar kendisinin de dahil olduÄŸu bu serüvende zamanaşımına uÄŸramayacak.
**Çölün aÅŸka bahanesi var, diyorsunuz ve çölde baÅŸlıyor öykümüz. Romandan ve geleneksel bir anlatı ÅŸekli olan mesnevi’den nerede ayrılıyor bu yeni hikaye?
Yusuf ile Züleyha (ki tarihler milattan sonra iki bin), buna iki ucu açık bir metin diyelim. Çöl ile baÅŸlayıp çöl ile bitse de yine de hem evvele hem ahire irtibatlanmak isteyen bir metin. Çünkü onun yazıcısı, bir yandan bilincinin altındaki kültürel kodlanmayla geleneÄŸe baÄŸlı, diÄŸer yandan da modern zamanları idrak etmiÅŸ. Yine hem N hem nûn olan bir yazıcı. Metnin bir ucuna mesnevi dersek öbür ucuna da roman dememiz gerekecek, ama hayır, bu metni romanla irtibatlı görmek niyetinde deÄŸilim. Beni asıl ilgilendiren mesnevi ile nerede irtibat kurduÄŸu. Biçimsel ilgiyi fazla önemsemiyorum. Metnin geleneksel mesnevi biçimine bütün benzerliÄŸine raÄŸmen bunlar onun hayati manadaki belirleyicisi olamazlar. Zannımca bu metnin temel belirleyicisi kahramanlarının ve yazıcısının bilincinde taşınan dünyadır. Söylemek istediÄŸim Yusuf, Züleyha, Yakup, Firavn… kendi yaÅŸadıkları zamanın ve mekanın tahayyül ve bilinç düzeyindeki tecrübeye sıkışıp kalmış deÄŸiller. Dünyaya baktıkları göz ve bilinç bir yirminci asırlının sahip olabileceÄŸine benziyor. O zaman? O zaman bence bu hikayeyi diÄŸer mesnevilerden en fazla ayıran ÅŸey ortak bir vak’a akışı ve ortak bir karakter tablosu önüne, bilinç itibarıyle zamanından çok öne fırlamış kahramanların ve yazıcının ikame edilmiÅŸ olması. DoÄŸru, çöl alışıldık duruÅŸuyla bizi eski metne baÄŸlar ama çölün imgesel tasarrufu bizi yeni bir bilinçten geçirir.
**Kötüyü kötü gösterme deÄŸil kötünün imgelem dünyasına kötülüğün içindeki “kuyuya” inme çabası var sanki. Bir “adalet” arzusu var ki, Eski Yunan’ın kahramanları onun için devlerle ve cinlerle çarpışırdı; Yusuf’un kardeÅŸlerinin sahnede olduÄŸu her an Åžarkla garbın arasında farklı mitolojik bir gerilim yükleniyor, bu bir teknik mi, hikayenin yeniden yazılımında yüklenilen misyonun gereksinimi mi söz konusu olan?
Hem teknik ve evet hem de misyon. Kur’anî bir kıssayı, hem de kıssaların en güzelini, yazmaya kalkışan yazıcı bir anda kendisini azımsanamayacak bir sorumluluÄŸun ağırlığı altında buluverir. Bu, onun için de epey kuvvetli bir terbiye demektir. Batı mitolojisiyle doÄŸu kıssaları arasındaki temel yapılanma farklarına girmeyelim. Ama Müslüman ÅŸark mutlak kötüyü kabul etmez. Mutlak olan iyidir. Yanılgı vardır, eksiklik vardır, ışık alamama vardır. Bizim kötü zannettiÄŸimiz bunlardır. Demeli ki bu hikayede kötülük dahi iyiliÄŸin (ki iyilik mutlaktır, ışık mutlaktır) gösterilmesi için vardır ve kötülüğün kendinden menkul olmadığı kahraman sonunda iyi olmak zorundadır. Yine denebilir ki bu hikaye daha fazla kötülük kaldırmaz. Teknik yanına gelince. Bu konuda yazıcı kendi yazdığı hakkında çok fazla ÅŸey söylemesin. Ama bütün yazdıklarında mutlak kötünün olmadığını göstermek istedi. Bu salt iyimserlik deÄŸil. Sadece bütün çizdiÄŸi kahramanlar hep bir devinimi yüklendiler. DeÄŸiÅŸtiler deÄŸiÅŸtiler. Hep böyle oldu.
**Dahası (kötülük demiÅŸken), Yusuf ve Züleyha’da kötülüğü hayattan, kendinden, çölden ve aÅŸktan menkul biri yok. Ne Yehuda, ne Firavn ne de Yusuf’a duydukları arzudan ellerini kesen kadınlar kötü; hatta bir masumiyet var , kadınlar “O iffetliydi ama biz de masumduk” diyorlar. Yusuf ve Yakup dışında beyaz yok, ama kara da yok, karekterler gri,bu onları oldukça komplike yapıyor; bir aÅŸk masalı, bir mesnevi ve bir kutsal anlatı için ilginç korelasyon çıkıyor ortaya.
Tamam iÅŸte! Çünkü kötülük mutlak deÄŸil. Karanlık kimsenin kendisinden menkul deÄŸil. Mutlak olan ışıktır. Karanlığın, kötülüğün nedeni ışıktan uzak kalmışlık. Kimseyi baÅŸlangıçtaki kendi kötülüğünden dolayı itham edemezsiniz. Çünkü o ışıktan uzaktır. Onun sorumluluÄŸu ışıkla arasındaki mesafeyi kısaltmakla yükümlü olduÄŸu noktada baÅŸlar. Ancak çabasından sonra, bitiÅŸte hala kötüyse bundan sorumludur o. Yani alınan ezeli söz. Ben size dememiÅŸ miydim? A’raf 172 ile gerçek manada karşılaÅŸtığım gün hayatımın dönüm noktasını yaÅŸadım, bütün sorular orada cevap buldu. Åžimdi kimsenin kendiliÄŸinden kötülük taşımadığı, herkesin bir nasiple ışığın o ya da bu mesafe ile yakınına ya da uzağına düştüğü yerde kimi mutlak kötü olarak çizeceksiniz? Yapacağınız (bir ÅŸark hikayesi yazıyorsanız tabii) hepsini ışığa yaklaÅŸmak doÄŸrultusunda arkadan iteklemeden ibaret.
**Yakup’un su katılmamış muhfazakâr iyiliÄŸi karşısında züleyha’nın deneyimle kaydettiÄŸi bir irtifa var.Züleyha fethedilmeyi bekleyen bir kale deÄŸil, yeniden doÄŸmak için ölmeyi göze alan, bahanesi olmadan sevebilen bir kadın. AteÅŸten sükuneti, ölümden dirimi çıkarıyor da ,bunu nasıl biliyor en baÅŸtan? Yazgıyı yaÅŸayanın ve rüyayı görenin; yaÅŸam ve rüya tamamlanmadan bilebilmesi mümkün mü? “Züleyhanın gelecek zamanlara seslenmesi” yani?
Kahramanın kendi yazgısı hakkında zaman ve mekan sınırlarını aÅŸan bilgiye sahip olması geleneksel metinler içinde yer tutmaz. Metin bu tavrıyla modernitenin ya da post modernitenin neresine oturtulur, onu edebiyatçılar düşünsün ama daha hikayenin başında zamanı ve mekanı yüzyıllar ölçeÄŸinde aÅŸarak ses veren bir Züleyha. Öyle büyüktür ki acısı Züleyha’nın, Yusuf uÄŸrunda bir kadının kaybedebileceÄŸi en büyük ÅŸeyi, ÅŸerefli ismini öylesine kaybetmiÅŸ, ve diÄŸer taraftan o kadar acılı bir yola da girmiÅŸtir ki, kendisini savunması yazıcının aÄŸzından eksik kalır. Ve o savunmayı kendisi üstlenir, Züleyha’nın farklılığı bu bilinçte baÅŸlar.
**Mahir dalgıç, Züleyha’nın gülümsemesi gibi bölümler Yusuf Züleyha ve Yakup kanallarında akan hikayeye sinematoÄŸrafik detaylar gibi eklemleniyorlar. Bunlar “yazıcı”nın anlatılamayan rüyasında yeniden bedenlenen figüranlar mı?
Bunlar teknik bir takım cilveler. Geleneksel mesnevide, ki her beyti kendi içinde kafiyeli büyük anlatılara müsait nazım ÅŸeklinin adıdır mesnevi, ÅŸairi bekleyen en büyük tehlike yeknesaklığa düşmektir. Bunun için mesnevi ÅŸairleri ana metnin içine ritmik deÄŸeri ve ses kıymeti ustalıkla ayarlanmış parçalar eklerler. Bunlar bir takım gazeller, tardiyeler, kıt’alar ve benzeri nazım parçalardır. O kadar ki usta bir mesnevi ÅŸairinin bu parçaları hem metni bütünleyen, yeknesaklığı kıran, o büyük bir suyun akışındaki muazzam dalgalanmayı ilave eden etkiler taşırlar ve hem de tek baÅŸlarına da okundukları zaman birer kıymet taşırlar. Leyla ve Mecnun’daki gazeller, Hüsn ü AÅŸk’ın o eÅŸsiz tardiyyeleri gibi. Benim bu parçalarla elde etmek istediÄŸim önce fonetik bir endiÅŸem vardı. Gerçekten hep anlatıyorsunuz, hep anlatıyorsunuz. Anlatmaktan anlatan da yorulur bazen, dinleyen de. Böylece monotonluÄŸu kırmak için bazı oyunlar gerekir. Fakat önemli bir mesele de bir yandan kendi içinde bütün bir yandan da bir bütünü tamamlayan metinlerin ÅŸark felsefesi doÄŸrultusunda yorumlanması. Tıpkı an’ın parçalarının birleÅŸerek zaman dediÄŸimiz mevhumeyi oluÅŸturması gibi. Oysa ÅŸark an’ın oÄŸludur. Ne yarın var ne dün. Her parça kendi başına bütün. Bir araya gelince, o ırmak.
**”Suret kendi zenginliÄŸimizde tehlikesiz büyümektedir” ZenginliÄŸimizin suret nezdinde güzelliÄŸe beslediÄŸi bir meyil var. Ne Yusuf ne de Züleyha güzelliÄŸe kayıtsızlar, fakat Yusuf’un bildiÄŸi aÅŸkta güzellik “aşılması “gereken bir engel aynı zamanda. AÅŸkla suret (güzellik) arasındaki mesafe; gözün gördüğüyle gönlün varacağı yer arasındaki uzaklık ne kadar?
Çok ama çok uzak ve zahmetli. Züleyhaların yolu uzun. Suretin ve buna baÄŸlı olarak aynaların eski kültürde taşıdığı inanılmaz zenginlik malum. Yusuf ile Züleyha’da suret bir araz ve aşılması gerek. Yusuf o kadar güzel olmasına raÄŸmen güzelliÄŸini kendi güzelliÄŸi olarak algılamaz, doÄŸal olarak ona takılıp kalmaz. GüzelliÄŸinin kaynağı olan güzelliÄŸi fark ederek büyür. Basit bir bedevi ona bu dersi verir, ayna, Yusuf’un bu aÅŸkınlığı baÅŸardığını fark ettiÄŸi için mahzuzdur. Züleyha ki o kadar çok gençliÄŸinin, güzelliÄŸinin, kadınlığının, nefsinin, bedeninin kölesidir baÅŸlangıçta. Suretiyle başı hep derttedir. Kendisine yüklenen zor yolun sonunda o kadar çok acı ve gözyaşıyla vardığı arınmanın içinde suretinden vaz geçmeyi baÅŸarır. GençliÄŸini ve güzelliÄŸini kaybetmesi halinde dahi taşımaya devam ettiÄŸi aÅŸk artık tenle alıp veremediÄŸi kalmamış olması gereken saf bir aÅŸktan ibarettir.
Ya Yusuf’a ne demeli? YaÅŸlı,hasta ve çirkin bir kadınla Yusuf’un evliliÄŸi, bu ne kadar muazzam bir ÅŸeydir böyle. Onun için Züleyha, suretini aÅŸtığı yerde (ve aÅŸtığı için) gençliÄŸi ve güzelliÄŸi kendisine geri verilse de, bir daha aynalara bakmaz bile. Züleyha’nın aynalarıdır bu öykü biraz da. Önce beyaz giyer Züleyha, masumdur; sonra kırmızı, günaha talepkardır. En son siyah giyer Züleyha. Siyah kadar yanmış ve artık beyaz bir ölümü müstahaktır.
**AÅŸkın hülasası: her sevda bir “hatırlayış” mıdır gerçekten? Ya artık” rüya” da göremeyen ve aÅŸkı salt tutkulu bir “esrime” olarak bilenler? “Evrenin özeti” artık maÅŸukda çıkmıyor sanki, dolayısıyla yol da kolay kolay Rabb’e çıkmıyor… Yusuf’un ve Züleyha’nın “biliÅŸleri”nden nerede ayrılıyor modern insan’ın bilinci? (bu soruya yakın bir soruyu daha önce sormuÅŸtum, ama tekrar sormak istedim, biraz hikayenin dışına taÅŸmak ve söyleÅŸiyi güncellemek iyi geliyor, malum bir haftalık dergi…)
Åžahsi duruÅŸ noktamla karşınızdayım. Bana göre, aÅŸkın hülasası; evet her aÅŸk bir hatırlama. Ezel tanışına bir aÅŸinalık. Ama hesapta yanılgı da var. “Züleyha’nın yanılgısı”. Hatırladım zannedersiniz de o, ezelde gördüğünüz deÄŸildir. Dahası ezeldeki tanışınızı bu dünyada hiç bulamamak da var. Bu güne gelince. Onlar (yani bunlar), aÅŸkı kendilerine gösterilenlerden öğreniyorlar önce. Sığ ve basit. Feryad ediyoruz. Öyleyse onlara öğretmeli ki öğrensinler. AÅŸk öğrenilmez denmesin, öğrenilir. Yarımını bulan tamamlandığını bilir. Bilirse bulur.
**En sevdiÄŸim bölümlerden biri “Tanrıların başı: baÅŸ eÄŸen tanrı; yani Firavn’ın kendi kendiyle hesaplaÅŸması. Yazıcı ilgi çekici bir üslupla hiç olmadığı ÅŸekilde dahil oluyor Firavun’un kendine ve geleceÄŸe serzeniÅŸine. Yazıcı Firavn’a hiç olmadığı kadar sevgi besliyor; onu çok korktuÄŸu unutuÅŸtan koruyor. Sezarın hakkını Sezara, firavununkini firavuna veren, tarih deÄŸil yazıcı mı oluyor?
Yazıcının, yazdığının dışında kalmaya tahammülü yok çünkü o içinde olanı yazıyor. Böylece metnin başından itibaren neredeyse kendisinin de bir kahramana dönüştüğü bir süreç baÅŸlıyor. Üç rüya planına oturtulmuÅŸ olsa da Yusuf ile Züleyha, Firavn’ın, ülkesi adına gördüğü o düşten baÅŸka bir düşü daha olmuÅŸ olmalı. Hiç ehram yaptırmamışsa, Firavn’dan geriye rüyası kalır. Firavn’ı geleceÄŸe bırakan bir düş görmüşse Firavn, o da uzak zamanların yazıcısı, yazıcının rüyası. Rüya gerçek olur inÅŸaallah çünkü Yusuf’un YusufluÄŸu zahir. Daha ne diyebilirim ki? Kalbim Firavn’a tarihin kalbinden daha yakın.
**”…tüm yaÅŸananlar tabiri sonraya bırakılmış bir rüya gibidir” deniyor son sahifede. Sanırım bu cümle, ilk sahifelerde yer alan bir eksiklik duygusunun, “ÅŸaşılacak kadar eksik kalmayacak mı yine de, bitti zannedilen hikaye?” diyerek giriÅŸilen bir maceranın nedeni oluyor, yanılıyor muyum?
Hayır, yanılmıyorsunuz. Metin içimizde süre gider. Tabiri sonraya bırakılsa da her rüyanın bir tabiri vardır. Ve içimdeki eksiklik duygusu! Zeyl yazmayı hep sevdim. Zeyl yazıyorsa yazıcı, yazdığı biteviye eksik kalıyor demektir. İyi ki de eksik kalıyor. Ya tamam, ben oldum, deseydim!
**Mor Mürekkep’te hayatın kelimelerden çıktığını sanan bir yazıcı vardı. AÅŸk ile kelime arasında da ontolojik bir baÄŸ var sanki. Kelimeler ve kalpler kuÅŸanıp sevdalar alan yazıcılar sayesinde göneniyor aÅŸk; yanlış ve doÄŸru bin bir biçimde yazın içinde var ediyor kendini. AÅŸk, kelime ve yazar arasındaki gerilimi nasıl izah etmeli?
“Hayat ve Kelimeler” ama “İbtida kelam vardır”. Âdem kendisine öğretilen sözcüklerin bilgisiyle sürgün edilir dünyaya. AÅŸk, içerebileceÄŸi bütün bilginin ağırlığıyla gökyüzünün tabakalarını aÅŸarak iner kalbe, her ne kadar Kur’an’da aÅŸk ve müştakları geçmese de! AÅŸk da her kelime kadar kelime. O da önce ayan-ı sabitede mevcut bir bilgi. Onun için aÅŸk önce bilmekle gelir, onun için bulmak arkadan gelir. Ve her ÅŸey gibi sözün sahibi de biz deÄŸiliz. Yazıcıya düşen, her ÅŸey gibi sözün de kaynağına yaklaÅŸmaya ve fark etmeye çalışmaktan ibaret. BaÅŸka bir ÅŸey yok. Bu, bir yazar olarak benim, beni okuyarak bana hak yükleyenlere türlü suret ses ve söz oyunlarının dışında söylemem gereken bir ÅŸey varsa onun ta kendisi.
Son Yorumlar