Yeni Şafak Kitap Eki - Cam ırmakta taş gemi yüzdürülürmüş

Haziran 11, 2006 Cam Irmağı Taş Gemi Add comments

Şeyhimiz Galip ateş denizinde mumdan gemiler yüzdürürken hangi tarafın zararlı çıkacağı başlangıçtan belliydi. Oysa biz, cam ırmağında taş gemi yüzdürürken sadece ırmağın değil geminin de incindiği tenakuzuyla şaşkın kalmışız. Beklenesi bir durum değildi hiç, ama neticede cam ırmakta taş gemi yüzdürülmüyor işte.

Nazan BekiroÄŸlu Yusuf ile Züleyha’ dan sonra bu kez de Mısır tarihi ve Firavun Akhaneton için uzanmış Mısır topraklarına, kitapta Mısır ve Akhenaton adları hiç geçmese de. ‘Cam Irmağı TaÅŸ Gemi’ ismini verdiÄŸi ikinci hikaye kitabında, geçmiÅŸ zamanın içinden kahramanlar çıkarıp, öyküler kurgulamış onlara. “Kül Rengi Küçük KuÅŸ ile Beyaz Mermer Åžehir”, “Mavi Gül Dalı”, “Cam Irmağı TaÅŸ Gemi” isimli öykülere “Zeyl: Nihade’nin BeÅŸinci Defteri” eÅŸlik ediyor. Ve yazarının ifadesi ile, “Bütün bunları baÅŸtan sarmalayan “Be”, sondan tamamlayan “GülibriÅŸim Tazarrusu”, yer alıyor kitapta.”Kül Rengi Küçük KuÅŸ ile Beyaz Mermer Åžehir”, çok katmanlı okunabilecek bir öykü. KuÅŸların göç hikayesi ile Attar’ın kuÅŸlarına da gönderme yapar gibi. Ben arayışından, yurt arayışına uzanan taÅŸların, kuÅŸların dili ile anlatılan öyküde taşın kanayan bir kalbi olması, göç katarının geri dönüşü düşündürücüdür. “Madem ki gidilen yerde kalınmıyor yine dönülüyordur, o halde orası da yurt deÄŸildir.”

“Mavi Gül Dalı” ile hikayesi anlatılan prensesin, öykücü tarafından Hükümdar’a eÅŸ ve aÅŸk kılındığını, Hükümdar için bu aÅŸktan biricik Tanrı’ya yol çıktığını okuyoruz. “Mavi Gül Dalı’ndan” itibaren kitaba giren, taÅŸların içinden hükümdarlar, kraliçeler çıkaran yontucu, “Cam Irmağı TaÅŸ Gemi”de bir camcı ile yan yana geliyor. Keskisini taÅŸa indirdikçe bitiÅŸikteki camcının sırçaları titriyor. Ve Nihade, BeÅŸinci Defteri’nde aÅŸkın cünun hali ile çıkıyor karşımıza.. Kendi kuÅŸağı içinde farklı bir yeri olan Nazan BekiroÄŸlu, imgeler, simgeler aracılığı ve kendine özgü “arabesk” dili ile öznesi “aÅŸk, özlem, arayış” olan öyküler anlatıyor yine. Nazan BekiroÄŸlu ile Cam Irmağı TaÅŸ Gemi üzerine konuÅŸtuk.

Sevgili Nazan BekiroÄŸlu, seni Mısır tarihine çeken nedir! Mısır’da Yusuf’un izini ararken mi bu denli yakınlaÅŸtın tek Tanrılı Firavun Akhaneton’la!

Akhenaton, yani IV. Amenofis antik Mısır’ın, bugünün bakış açısıyla en dikkat çekici firavunu. Bugünün bakış açısıyla, diyorum çünkü döneminde “atalar dini” söylemine yaslanan ve adamakıllı mutaassıp politeist bir dünya içinde tek Tanrılı bir inancın söylemini sahipleniyor. Bu itibarla dinde, sanatta, yaÅŸam biçiminde adeta bir devrim yaratıyor. Fakat ardılları, zaten saltanatı süresince mukavemetle karşıladıkları bu din gibi onun alemdarından da geriye hiçbir ÅŸey kalmasın istiyor. Bu nedenle unutturmanın en mantıklı yolu olarak ismini tüm yazıtlardan sildiriyor, mezarını tahrib ediyor. Heykellerini, resimlerini parçalıyor. Ona ait olması gereken sanduka üzerinde isminin kazınmış kartuÅŸu Kahire müzesinde son derece ibretlik bir görüntü. Fakat döneminde unutturulmuÅŸ bu tek Tanrılı firavun, batılı bir araÅŸtırıcının meÅŸhur cümlesiyle, “Batının üzerinde en çok mürekkep tükettiÄŸi firavun” aynı zamanda. Onunla karşılaÅŸmam evet Yusuf ile Züleyha döneminde oldu. İman eden firavun biraz da o etkiyle çıktı ortaya. Çünkü gerçek her zaman var ve gerçeÄŸin habercileri de her zaman mevcut. Lakin kurgusallık düzleminde iÅŸaret etmek gerek ki, üzerimde taşıdığım yoÄŸun etki bana akıtacağım ırmak için bir girizgah teÅŸkil etmiÅŸ olsa da benim yaptığım bir kurgudan ibarettir. Bir soyutlama. Mısır ve Akhenaton adlarının metinde bir kez bile geçmiyor olması bu soyutlama ihtiyacının bir neticesi olsa gerek.

DoÄŸrusu bizdeki Musa karşıtı firavun tanımına oldukça zıt bir durum. Peki, bugün ekspresyonizm ya da sürrealizm akımının baÅŸlangıcı olarak görülen “Amarna” olarak adlandırılan Akhaneton dönemi, hikayesini soyutlayan bir sanatçı olarak da senin ilgini çekmiÅŸ olabilir mi! Ki, “Be” den, “GülibriÅŸim Yakarışı”na kitap, yer yer ağırlıklı olarak, sanat ve sanat anlayışındaki çatışmaları sorguluyor gibi. Akhenaton ve Mısır sözcükleri kitapta niçin bir kez bile geçmiyor! Ve bir konuÅŸmamızda bana söylediÄŸin “Cemil Meriç için Hint neyse, benim için Mısır o, oldu.” Bunları açar mısın lütfen!  

Akhenaton tek yanıyla deÄŸil her yönüyle benim için bir cazibe merkezi ve bu gelgeç bir çekilme hali deÄŸil. Döneminde oluÅŸturduÄŸu özgün ve özgür sanatın binlerce yıllık bir gelenek ırmağına karşı duruÅŸu, gerçeklerin üzerindeki gerçeÄŸin arkasında olan için sanatta boy veren tezahür. GerçeÄŸi gören onu bulabileceÄŸi en eskiye kadar gitmek istiyor. Åžimdilik Mısır’dan daha eskisini bulamadım. Bu itibarla Cemil Meriç’in Hint’ine benziyor. Bir de derin, mavi, büyük ve güzel ırmakla karşılaÅŸmanın getirdiÄŸi hatırlamalar var ya, iÅŸte o.  

Zamanın sendeki karşılığı ne! Veya şöyle sorayım, niçin geçmiÅŸ zamanın peÅŸindesin! “Sanatçı çağının tanığıdır” sözü senin için geçerli deÄŸil mi! Neden kendi iç zamanına geçmiÅŸ zaman elbiseleri giydiriyorsun!  

Evet sanatçı çağının tanığıdır ama bundan daha fazlasıyla sorumlu daha doğrusu muhatap olması gerek. O, çağından da ötesinin, bütün çağların, bugün, yarın ve dünde değişmez olanın da tanığı ve muhatabı olmak mecburiyetinde. İçsel bir mecburiyet bu.  

Her ne kadar öz itibarı ile bir iseler de (cam/ kum/ kum/ taÅŸ) yine de ben, soyutlayan bir sanatçı olan BekiroÄŸlu’nun kaleminin taÅŸ gibi somut bir ÅŸeye nasıl gelip dayandığını da sormak isterim.Cam Irmağı TaÅŸ Gemi imgeleminin açılımını, biz Lâl KuÅŸları’nı beklerken Cam Irmağı TaÅŸ Gemi’nin ve camcının elinde lâl renkli bir camdan bir kuÅŸla nereden çıkageldiÄŸini…  

Cam ve taÅŸ arasındaki o harikulade zıtlık ama o zıtlıktaki de ahenk. Çok uzun zaman, cam ve taÅŸ arasında, yan yana dükkan kurmuÅŸ camcı ile taşçı arasında geçecek bir hikayenin bütün imajlarını, gerilimini, katmanlarını, çatışmalarını, dokusunu hazırlayıp hatta cümlelerini kurup da sayfalar dolusu yazıp da, öykünün bel kemiÄŸi olarak algıladığım vak’ayı bir türlü kuramadığım için sızlanıp durdum. Yani bütün doku hazırken, bunların, üzerine oturtulacağı bir kurgu ihtiyacıyla huzursuz oldum. O süreçte içimde biriken bilgi ve duygu malzemesinden onlarca deneme çıkabilirdi. Ama cam ve taÅŸ, içimde, her ÅŸeyi bir tarafa atamayacağım ya da denemeye ya da iyi niyetli bir makaleye emanet edemeyeceÄŸim kadar da ağırlaÅŸmışken, bir vak’anın bütün bu unsurları, dağınık dokuyu derleyip toparlamasını, onları bir ırmaktan hoşça bir hal içre akıtabilmeyi çok bekledim. Sonrası kendiliÄŸinden geldi. Gelmese bu hikaye olmazdı. TaÅŸ ve cam imgelerine gelince. Ruhsal ihtiyaçlarımız ve muammalarımız belirli imgelerle ele veriyor kendisini zaman zaman. Gelip sırtımı taÅŸa yasladım neticede. Çok soylu duruyordu ve hala da görüngüler aleminde her ÅŸeyin anası olduÄŸunu düşünüyorum. Sert ve dayanıklı. Kalıcı ve güzel. Aynı zamanda hem deÄŸersiz hem çok deÄŸerli. Ama acımasız ama soÄŸuk ama sert. Hayatın ta kendisi. Ama bir yanda da cam gerçeÄŸi var ve çok daha önemlisi taÅŸ ve camın yan yana düşmüşlüğü. Bu bir kırıklığın itirafı. Evet Åžeyhimiz Galib’e bir saygı ve minnettarlık göndermesiyle ve yaÄŸma cesaretiyle, bir ırmağın üzerine gemi salmışız. Lakin o bizden ÅŸanslıydı. Hiç olmazsa ateÅŸ denizinde mumdan gemiler yüzdürürken hangi tarafın zararlı çıkacağı baÅŸlangıçtan belliydi. Oysa biz, cam ırmağında taÅŸ gemi yüzdürürken sadece ırmağın deÄŸil geminin de incindiÄŸi tenakuzuyla ÅŸaÅŸkın kalmışız. Beklenesi bir durum deÄŸildi hiç, ama neticede cam ırmakta taÅŸ gemi yüzdürülmüyor iÅŸte.  

“Nihadenin BeÅŸinci Defteri” niçin olması gereken yerde; İsimle AteÅŸ Arasında deÄŸil! Niçin zeyli kendinden ayrı düştü! Ve Nihade burada neden aÅŸkın cinnet hali olarak karşımıza çıktı! Geride bıraktığı dört defteri nasıl anlamlandırmamızı istiyor!  

Her ÅŸey gibi hikayenin de zamanı var. Evet romanından ayrı düşmüş bir zeyl oldu Nihade’ninki. Içine bakabilecek yürek yeterliÄŸi ve görüleni okuyabilecek bir görü keskinliÄŸinin zamanı buymuÅŸ diyelim.  

Buna baÄŸlı olarak gerçekliklerini yitiren, birbirlerini pek tekinsiz bulan, öykücü ve Nihade üzerinden konuÅŸursak; Sanat ve delilik, aÅŸk ve delilik arasındaki yakınlık ve bütün bunlar arasındaki fark ve sınır nedir! Yarılmış bilinci, bir yanını bir yanı ile yargılamak; kendine yabancılaÅŸmak, ikizleÅŸmek olarak mı göreceÄŸiz! Yoksa yaratıcı muhayyile ile alakalandırıp, -kendindeki aynları- benden içeru ben’leri görmek -hikmet -olarak mı! Ki senin hikayen baÅŸlangıçtan beri kendine bakan, kendilik etrafında dönen bir hikaye…  

Öykücünün, kahramanları tarafından sıgaya çekilmesi baÅŸlangıçtan beri kendimi girdabından kurtaramadığım bir dönüş hali. Kendi kendinin eleÅŸtirmeni olma meselesi diyemeyeceÄŸimiz kadar da ciddi ve irrasyonel. Bir o kadar trajik. Bir yanımın bir yanımı yargılaması, kınaması. Yaratıcı muhayyile ile “o en uzak ülke” arasında bir kıl payı mesafe olduÄŸunun nicedir farkındayım. “En saÄŸlam akıl ile delilik arasındaki mesafe bazen çok kısadır”, diyor Hume. Hançerelerinden benzeri cümle sadır olmuÅŸ yığınla düşünür/okur/yazar adı sıralayabiliriz ÅŸimdi burada. Ama demek istediÄŸim bellidir. Beni, “yazabilen”, yazmaya deÄŸer veren, yazıyı henüz küçümse/ye/meyen biri olarak farkın ne’liÄŸi deÄŸil neredeliÄŸi ilgilendirdi hem de en fazla bunu baÅŸaramadığım zamanlarda. Bir bakıma dağınık cümlelerin arasında en fazla kaybolduÄŸum ve onlardan bir bütün (ki buna hikaye düzleminde konuÅŸuyorsak kurgu diyorum ben) çıkarmakta zorlandığım zamanlarda. Sanat da, bilim de bir bütünlük yaratabilme hali çünkü. Yoksa üslup, güzel cümle, dağınık bilgi; bunlar bulunmaz bilinmez ÅŸeyler deÄŸil ama yaratıcı muhayyile, bütünlüğü kurmak mecburiyetinde. Belki sanatın bilime en fazla yaklaÅŸtığı yer de burasıdır. Benim akademisyenliÄŸimle yazabiliyor olmamın en fazla uzlaÅŸtığı alan. Yoksa dağınıklık kaçınılmaz. Benim asıl, bölünen iki yanımdan her birinin yekdiÄŸerine yüklediÄŸi ise; terkip ÅŸart mı, dönmek ÅŸart mı, toplanmak ÅŸart mı, küçümsenemez mi bütün bunlar, meselesi oldu. Çünkü inilen tehlikeli sular çok yakın. Åžimdilik hala kurgu etrafında toparlayabildiÄŸime bakılırsa Naz yanım Nihade yanımdan baskın. Ve buna, bunu bilmeye ihtiyacım var.  

Ve neden romandan sonra hikayeye döndün! “GülibriÅŸim Yakarışı” ve “Be’nin teknik olarak kitabı evirdiÄŸi biçimsel özelliklere gelirsek, neler söylersin bize!  

Hikaye benim asıl yurdum. Ben hep hikayedeydim. Denemelerimin (uzun yıllar tek hikaye kitabına mukabil üç deneme kitabı olup da adı denemeciye çıkmamış olmamı hayra yoruyorum) hikayeye onca koÅŸması gibi İsimle AteÅŸ Arasında da tipik bir hikayecinin romanıdır. Bir romanı hikayeler biçiminde anlatmaktan daha fazlasını gerçekleÅŸtir/e/memiÅŸtir roman adına. Hikayeyi seviyorum, ve belki kaldırımlara düşmemiÅŸ, “bestseller”lara girmemiÅŸ tek tür olarak onu hala çok onurlu buluyorum. DiÄŸer yandan hikayeye sığmayan yanımın, anlatmak için tek hikaye hacmiyle durulmayan yanımın varlığı da bendeki “hikaye ötesi, ondan fazlası” çıkmazını doÄŸuruyor. Åžu roman hevesi mesela. Ve dahi tekrarlamayacağımın sözünü de hiç veremem. Hal böyle olunca hikayeler arası görülmez, ipeksi iplik baÄŸları. Mustafa Kutlu’nun günümüz hikayeciliÄŸine edebiyat tarihlerinin her halde hayırla yad edeceÄŸi bir armaÄŸanı olan bu metinler arasılık. Ki ancak has okuyucunun hisseden yanında tamamlanır onlar. Prensesin başının üzerinden geçen kuÅŸ sürüsü. Bir yığın bilinçli olarak kurmadığım (metinde cambazlık yapmayı sevmiyorum) ama metne dağılmış ayrıntı. Bütün bunları baÅŸtan sarmalayan “Be”, sondan tamamlayan “GülibriÅŸim Tazarrusu”. Hasılı hikayeci hala hikayelerinin dışında kalmaya tahammül edemiyor. Ve bir öykücü yazdıklarının içinde yer alıyorsa altı hikayenin bir bütünün parçaları olması kaçınılmaz.

               Ayşe Kara

Yeni Åžafak Kitap Eki

Tags:


Leave a Reply

Wordpress Themes by Natty WP. Web Hosting
Images by our golf tips desEXign.